MAKALELER >

KÜLTÜREL YOZLAŞMA, TÜRKÇE VE AYDINLAR - Zehra YİĞİT

ANA SAYFA
HAKKIMIZDA
MAKALELER
ATATÜRK
DUYURULAR
ETKİNLİKLER
BAĞLANTILAR
İLETİŞİM
 
 

KÜLTÜREL YOZLAŞMA, TÜRKÇE VE AYDINLAR

Zehra YİĞİT *

 

Teknolojik ve kültürel sınırların gittikçe inceldiği 21. yüzyıl gelişmekte olan ülkelerde toplumların varlığını devam ettirmesini sağlayan bir takım unsurlara “balta vurdu”. Gelişen kitle iletişim araçları ve teknoloji toplumların milli unsurları merkez alan yaşam şekillerini etkiledi ve toplumlar arasındaki mesafeleri kısaltarak birbirinden haberdar ve birbirine rakip insanlar yarattı. Gelişmek ve çağdaşlaşmak adına kendine yabancı olan unsurları hazırlıksız bir anda hayatına sokan veya da tabandan dış güçlerce günlük hayatına sızdırılan gelişmekte olan toplumlar kendi öz değerlerini korumanın bilincine varamadılar ve silahla son verilemeyen varlıklarını kendi elleriyle temelden yıkmaya mahkûm oldular.

İletişimin sınır tanımadığı 21. yüzyıl dünyasında en çabuk ve en kolay etkilenen temel unsur çoğunlukla dil olmuştur. Dil bilincinin insanlara yeterince aşılanmadığı toplumlarda ikinci dil öğrenme her zaman ana dilin kötü yönde etkilenmesine neden olmuştur. İnsanların sınır tanımadığı şu zamanda dil bilmek her anlamda önem kazanmıştır ki bu yadırganamaz bir gerçektir ve ikinci dil öğrenme konusuna ideolojik bakmayı gerektirmez. Fakat ikinci dil kullanmaya olan yatkınlık ve hayranlık bir gün çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Bu yüzden okullarda yabancı dille öğretim konusu bir kez daha gözden geçirilmelidir.

Türkiye'de yabancı dil öğretimi ve yabancı dille öğretimin ilk ne zaman başladığına bakarsak tarihsel süreçte yabancılarla siyasette, askeriyede ve eğitimde içli dışlı olmaya başladığımız zamanlara paralellik gösterdiğini görürüz. 1773 yılında Mühendishane-i Bahrii Hümayun ve 1796'da Mühendishane-i Berri-i Hümayun'un açılması ile yabancı dil öğretimi okul programlarına girmiştir. 1827 yılında İstanbul'da açılan Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Ma'müre'de Tıphanenin öğretimi Fransızca, Cerrahhanenin öğretimi Türkçe yapılmıştır. Ancak tıp öğretiminin bir yabancı dille yapılması ve tıp öğretiminde batılaşma ve çağdaşlaşmanın başlangıcı Tıphanenin yerine 14 Mart 1839 yılında açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane'nin hizmete girmesi ile olmuştur. Bu dönemde Osmanlı Padişahı olan Sultan ll. Mahmut'un tıp öğretiminin bir yabancı dille yapılmasını istemesi ve bu tıp okulunda uygulanan eğitim programlarının yabancı dile dayalı olmasını istemesi çok sert eleştirilere yol açmıştır (Demirel, 2003). Daha sonraki dönemlerde yabancı dille eğitim yapan orta öğretim kurumlarının açılması ( 1868 Galatasaray Sultanisi, 1863 Robert Koleji, 1873 Darüşşafaka Lisesi) yabancı dille öğretimin Türk Eğitim Programına girmesine neden olacaktır. Yabancı devletlerle ilişkilerde kurulan yakınlığa göre bu okullarda da okutulan yabancı diller değişmiş, Arapça ve Farsça yerini Fransızca, Almanca ve daha sonra İngilizce'ye bırakmıştır. Bugün de İngilizce öğretimi büyük bir ilgiyle devam ediyor ve karmaşıklaşan Dünya düzeninde daha çocuklarımıza vatan, dil, milli birlik bilinci verilmeden ilkokul 4. sınıfta İngilizce öğretilmeye başlanıyor ve daha sonra da onlardan “pub, club, mood, relax, l'm sorry, come on, go” gibi kelimeler duyduğumuzda şaşıramayacak duruma geliyoruz; çünkü bu sözcükleri biz de o kadar çok kullanıyoruz ki Türkçe olup olmadıklarına dair ikilemlere düşebiliyoruz. Sokağa çıktığınız zaman “restaurant, fast food, center, galery, shopping center, Burger King” gibi sizin olmayan ama sizinmişcesine kullandığınız o kadar çok kelime görüyorsunuz ki sizin kültürünüze sızdırılan bu unsurların etkisi altında uyuşmuş bir durumda onları yadırgamak bile aklınıza gelmiyor.

Cumhuriyet döneminde dil bilincinin önemi kavranmış, bu yüzden Türk dilini canlandırmak için Türk Dil Kurumu ve BİLİMSEL TARİH ANLAYIŞIYLA BERABER Türk Tarih Kurumu açılmıştır. "Milletimizin, memleketimizin Dârülirfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın, erkek aynı surette oradan çıkmalıdır." diyen Ulu Önder o dönemde medrese ve çağdaş eğitim kurumları konusunda aydınların düştüğü ikileme bir cevap vermiş ve Türk eğitim sistemini tek kurum altında toplamış ve ülke genelinde okuma-yazma seferberliğine gidilmiştir. 4 Mayıs 1928'de Türkçe resmi dil olarak kabul edildiğinde okuma yazma oranı %5 iken daha sonra tarihsel süreçte şu noktalara gelinmiştir: 1935'te toplam 19,2, 1955'te 41,0, 1980'de 67,5 ve 2000'de 87,3 ( http://www.die.gov.tr/tkba/t098.xls ) olmuştur. Bugün ise dildeki yozlaşma felaket boyutlara ulaşmıştır, anaokullarında dahi yabancı dil öğretimine bir yatkınlık doğmuştur. Oysa dil bilimcilerimizin ve aydınlarımızın yabancı dille eğitimin bilimsel gelişmeyi kısmen engellediğini, eğitimin kalitesini düşürdüğünü, Türkçenin bilim dili olarak gelişmesini engellediğini, gençlerin Türkçeyi küçümsemesine yol açtığını ve dil bilmenin veya da bilmemenin gençlerin sosyal hayatlarında tavırların da değişiklilere yol açtığını görmeleri ve bunu sıklıkla dile getirmeleri gerekir.

Kültürel yozlaşma sadece dille sınırlı kalmadı ve tarihimize de müdahale edildi. Bin yıldır aynı topraklarda yaşadığımız insanlarla paylaşım ve birleşim içinde oluşturduğumuz bu zengin kültürümüz, tarihe şüphe ile bakmamız sağlanarak birbirimize karşı yanlış tutumlara girmemiz sonucu dayanak noktasını kaybedebilir. Bir ulusun kültürünü yaşatan o ulusun insanlarıdır ve siz onları yapay tarih bilgileriyle kandırırsanız onları kimlik arayışına itmiş olursunuz, işte o zaman o ülkede milli birliği yıkacak kadar güçlü ve sinsi bir silahı insanların kendi kendilerine tutmalarına neden olursunuz. O silahın adı etnik ayrımcılık ve bugün gelişmekte olan ülkeler için çok tehlikeli boyutlara ulaştı, devletler iç savaşa sürüklenir oldular. Tarihi bilim olmaktan çıkarıp onu hurafeler ve aldatmacalarla dolduran, ülke birliğine zarar vermeye çalışan dış güçlerin siyasetçileri tarihi de siyasallaştırmaya çalışmaktadırlar. Fakat onlara karşı söylenecek en anlamlı söz tarafsız bir şekilde korunan tarihi, kaynaklarımızda saklıdır ve bu iş de onları tozlu raflardan indirecek, araştıracak ve bizi boş sözlerle tarihe gömmek isteyen insanların yüzüne vuracak tarihçilere ve aydınlara düşer.

Kültürel yozlaşmanın en büyük silahı her zaman kitle iletişim araçları olmuştur. Bilgisayarı, televizyonu nasıl kullanacağını bilmeyen insanımız bu makinelerin karşısında uyuşup kaldı ve yaratıcı yeteneklerini kaybetti. Pembe dizilerle, yabancı kanallardan alınan taklit evlilik programlarıyla, gerçekten “komik” dizilerle o kadar içli dışlı olduk ki günlük hayatta onların konuştuğu gibi konuştuk, onlar gibi giyinmeye çalıştık ve onlar kadar zengin olamadığımız için kendi yaşam şeklimizi yadırgadık. Bizimle hiç alakası olmayan, tamamen Hıristiyan toplumların inançlarından ve tarihlerinden kaynaklanan Valentine's Day, Christmas, Mother's – Father's Day ve adı bile Türkçe olmayan daha birçok unsurun bağımlıları olduk ki, artık bir İngiliz kadar biz de bugünlerin gelmesini iple çekiyoruz. Oysa bizim olan ve unutulmaya yüz tutan gölge oyunlarımız, orta oyunlarımız, meddah, seyirlik köy oyunlarımız, kukla oyunlarımız ve halk danslarımız var ki tamamen bize ait ve bizi yansıtıyor. Biz ise köylerimizde insanlarımızın televizyonu hiç kapatmadıklarını ve komşuluk ilişkisini unuttuklarını görüyoruz.

Milletleri ayakta tutan en önemli unsurlar olan dil, tarih, ülkü birliği gençlerimize yeterince aşılanmadıkça bir 50 yıl sonra yarı İngilizce yarı Türkçe konuşuyor olabiliriz. İngilizlerin, Amerikalıların yazdığı Türkiye tarihini okuyor olabiliriz. Dünya değerlerine karşı duruşumuz milli unsurlara tutunarak ve onları yüceltip tanıtarak olmalıdır.

 

DİPNOTLAR 

* İngilizce Öğretmenliği Lisans Öğrencisi

 

 

 

    © Sercan ANGI