MAKALELER >

KURTULUŞ DEVRİ CUMHURİYET TARİHİ'NİN İKTİSADİ YAPISI

ANA SAYFA
HAKKIMIZDA
MAKALELER
ATATÜRK
DUYURULAR
ETKİNLİKLER
BAĞLANTILAR
İLETİŞİM
 
 

KURULUŞ DEVRİ CUMHURİYET TARİHİ'NİN İKTİSADİ YAPISI

 

Suat Coşkun*

 

Toplumsal altyapıları oluşturan iktisadi programlar pek çok kez ulusların sosyal yapılarını görmezlikten gelerek ulaşılmak istenen hedefler doğrultusunda ve dönemin lider devletlerinin iktisadi yapılarının etkisinde kalarak hazırlanmıştır. Bu durum hiç şüphesiz var olma yolunda ilerleme maksadı ile oluşan yeni uluslara seçenekten çok bir zorunluluk olarak yansımıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması ile büyük önem kazanan ulus devlet olma anlayışı beraberinde güçlü ekonomik yapılar oluşturmasını da zorunlu kılıyordu işte böyle bir dönemde 17 Şubat 1923'te başlayan yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik temellerinin atıldığı İzmir İktisat Kongresi bu gerçeklerin görmezlikten gelinemeyeceğinin en güzel örneğidir. Bir yanda ekonomik açıdan bir birinden tamamen farklı iki iktisadi yapı ve bu yapıların oluşturduğu farklı ekonomik pazarlar diğer yanda özgürlüğü uğruna her şeyini feda etmiş hızlı ve kuvvetli kalkınma hamleleri arayışı içinde bulunan, liderliğini bir dâhinin üstlendiği bir millet. İşte tüm bu olayların cereyan ettiği bir ortamda başlayan İzmir İktisat Kongresi 3 Mart 1923'te, yani bitiş tarihinde açıklanan kararlar ile yeni kurulan devletin ekonomik yapısının temellerinin liberal ekonomi anlayışına dayanacağının habercisi oldu. Peki, kongre sonucunda alınan kararlar nelerdi?

—Milli sanayinin geliştirilmesi için bir kanun hazırlanacak ve gümrük kanunu değiştirilecek,

—Sanayicilere düşük maliyetli kuruluş ve işletme sermayesi sağlanacak, kredi imkânları artırılacak,

—Yerli üreticiye yurtiçi kara ve deniz ulaşımında ucuz tarife uygulanacak,

—Madenler milli üretime dönük bir biçimde işletilecek,

—Anonim şirketlerin kurulmaları kolaylaştırılacak,

—Milli bankalar kurulacak,

—Demiryolu yapımı hükümetçe bir programa bağlanacak,

—Teknik eğitimin düzeyi yükseltilecek,

—Yabancı sermayeye karşı olmamakla beraber, yabancı sermayenin memleketin hammaddelerini, ticaret ve sanayini kendi tekeline almadan hükümetle ortak girişim işletmesi sağlanacak.

Kongrede alınan kararlardan da anlaşılacağı gibi özel teşebbüsün korunması ve teşviki ön planda tutulmuş kalkınmanın bu yolla sağlanacağı kanaati katılımcılar üzerinde hasıl olmuştur. Burada dikkatinizi çekmek istediğim husus ekonomik kalkınmanın büyük bir bölümünün özel teşebbüse dayalı milli bir oluşum içerisinde gerçekleştirilmek istenmesidir. Ancak özel teşebbüsün de içinde bulunduğu bu düşünce, yeterli sermaye birikiminin yerli iş adamlarının elinde bulunmaması, kapital sahibi girişimcilerin ise çekingen davranmaları sonucu 1929 Buhranı ile rafa kaldırılmış ve yerini Mustafa Kemal'in Devletçilik ilkesinin içerdiği ekonomik yapıya bırakmıştır. Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, devlet yolu ile kalkınma modeli bu coğrafyada ilk kez uygulanan bir yöntem değildir.

Osmanlı döneminde de buna benzer bir yöntem kullanılmış 1830–1840 tarihleri arasında devlet eli ile bir takım fabrikalar kurulmuş ve bunların bir kısmı Cumhuriyet dönemine kadar ulaşmayı başarmıştır.

Ancak bu coğrafyada ilk olarak başarılan bir konu vardır ki hiç şüphesiz iktisat kongresinde alınan kararların somut bir göstergesi sayılan Türkiye İş Bankasının yani ilk kez milli bir bankanın kurulması gerçeğidir. Türkiye iş Bankası 26 ağustos 1924'te Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde anonim bir şirket olarak kuruldu. Kurulan bu bankaya ismini Fransa'da hem ticaret, hem yatırım bankacılığı yapan bu tür karma bankalara verilen( Banq d'affaire)teriminden esinlenen ulu önder verdi. Kurulan bu bankanın ortakları ise :

1)%11.77 ile hazine

2)T.iş bankası Mensupları emekli ve yardımlaşma vakfı fonu %35.90

3)özel kişi ve kurumlar(6010kişi)%23.95

4) Atatürk'ün hisseleri%28.38.

Türkiye İş Bankasının kurulmasından sonra uygulanmak istenen ekonomik politikaların dünya ile bütünleşmesini sağlamak amacı ile ** 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunundan yaralanmak sureti ile Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu kabul edilmiş böylece ticari faaliyetlerin düzenlenmesinde batı Avrupa'da uygulanan usuller ülkemize getirilmiştir. Elbette bütünleşme süreci sadece bir bankanın kurulması ve çeşitli kanunların kabulü ile sınırlı kalmamış, 1925 tarihinde 632 sayılı kanunla Sanayi ve Maden Bankası faaliyete geçmiş, daha sonra da 1933' te tekrar yapılandırılarak bu gün maalesef kapatılan bir kurum olan Sümerbank adını almıştır. Yıllarca ülke ekonomisinin kalkınmasında ve ulusumuzun sanayileşmesinde en önemli rollerden birini üstlenen bu kurum liberalizmin doğurduğu kapitalist ekonomi anlayışına yenik düşerek bu günkü hazin sonucu kabullenmek zorunda bırakılmıştır. 1927 yılına gelindiğinde ise yerli sanayi ve sanayiciyi geliştirmek ve güçlendirmek için Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmış, bu kanunla ile birlikte tarımsal makine, araç ve gereçleri ithalatında gümrük muafiyeti sağlanmış, öte yandan yerli üretim ve sanayi korumak amacı ile özellikle iplik, kumaş, şeker, un ve diğer gıda maddeleri, deri, ağaç mamulleri ve çimento gibi maddelerin ithalatı yüksek oranlı gümrük vergileri ile kısıtlanmıştır . Ayrıca yasanın getirdiği teşvik ve muafiyetler arasında, ucuz devlet arazisi tahsisi, çeşitli vergi muafiyetleri, taşıma ve ulaştırma indirimleri, depolama kolaylıkları, yerli malı kullanımı zorunluluğu gibi konular yer alıyordu. Bütün bunlarla geniş ölçüde bir kamu fonunun özel sektöre aktarılması amaçlanmıştır (1) ve çıkarılan bu yasalar sayesinde devlet özel teşebbüsün sermaye birikimine büyük ölçüde katkıda bulunmuş, yerli burjuvazinin oluşum sürecini de hızlandırmıştır.

En çabuk şekilde kalkınma ve gelişme amacı doğrultusunda hareket eden yeni cumhuriyetin genç ve aydın kadrosu bakın Mustafa Kemal'in ağzından bu durumu nasıl açıklamıştır : Memleket bütün menabii kuvasını(kuvvet menbalarını ) sarf etmelidir bu uğurda. Ve en kısa zamanda sanayileşmelidir. Bunun içerisinde kamu teşebbüsü mü, özel teşebbüs mü bilmem nesi yok. Türk milletinin menabii kuvası hepsini birleştirip bir an evvel sanayileşmelidir.'' Benim de prensibim buydu; yapmak ve yaptırmak. Özel teşebbüse ve onlara hayırhah bir suretle yardımcı olmak. Bu suretle menabii kuva birleşmiş oluyor. Bunu son söz olarak söyledim: Menabii kuvasını sarf ederek sanayileşmelidir bir an evvel . (2)

Dönemin İktisadi politik yapısı hakkında genel bir fikir edindiğimize göre gelin şimdi de bu iktisadi yapının halk nezdinde nasıl yankı bulduğuna bir göz atalım: Bu durumda hiç kuşkusuz öncellikle mevzu bahis edilmesi gereken konu elbette aşar vergisi meselesidir. Devlet bütçesinin 300 milyonu geçmediği bir dönemde 300 milyonun 150 milyonu aşar vergisinden elde ediliyordu. Bu çok güçlü aynı zamanda haksız ve köylüyü ezen ekonomik gelir kaynağı, çıkarılan bir kanunla tarihe karışmıştır. Şimdi sizlere soruyorum. Dünyanın neresinde henüz kalkınmakta olan bir ulus tüm ekonomik sıkıntılara rağmen bütçesinin yarısına yakınını sosyal fayda uğruna gözden çıkarabilmiştir? Tahmin ediyorum ki bu gün böyle bir hareketi kendini insan hakları ve demokrasi timsali ilan eden birkaç sözde sosyal hukuk devleti gerçekleştirse, şuan itibari ile dünyada yaşanan acıların birçoğu emin olunuz ki yaşanmayacaktır. Tabi alınan kararların halka yansıma meselesi sadece bu olayla sınırlı kalmamaktadır. Hayvanlar, tuz, şeker, çimento, petrol ve benzin elektrik, iptidai maddeler resim ve vergilerinde yapılan ve her biri %30–50 nispetinde bir vergi indirilmesi (3) yaşanan bütün ekonomik sıkıntılara rağmen para basmamak sureti ile enflasyon artışının önüne geçilmesi, yerli malı kullanımının ve üretiminin desteklenmesi gibi maddeler de bu duruma emsal teşkil edebilir. Anlatılan örneklerden de anlaşılacağı gibi alınan kararlar bu gün ülkemizde bulunan siyasi iktidar yapısının benimsediği laf çok icraat yok zihniyetinden çok uzak bir yapı sergilemektedir. Umarım bu olumsuz durum daha fazla devam etmez ve bizden sonraki kuşakları bizlerin ödediği ağır faturaları ödeme mecburiyetinde bırakmaz. Şimdi yazımın hemen başlarında değindiğim bir konuya, 1929 dünya ekonomik buhranını ve etkilerini daha geniş bir şekilde ele alabilmek ve özellikle Kemalist ideolojinin içinde bulunan devletçilik ilkesinin oluşmasında kanımca, hatırı sayılır derecede etkisi olduğunu düşündüğüm yirmi dokuz buhranı konusuna tekrar geri dönmek istiyorum. Liberal ekonomilerinin çıkmazı ve devlet müdahaleciliğinin başlangıcı olarak sayılan bu dönem dünya devletlerinin birçoğunda ağır bir biçimde hissedilir. Yatırımlar durdurulur, gümrük duvarları yükseltilir, diğer devletlere verilecek krediler askıya alınır ve bunlar gibi daha sıralanabilecek nice önlemler… Peki o güne kadar neredeyse tüm dünyanın uygulamaktan çekinmediği ve iyi neticeler alacağına inandığı bu ekonomik yapı yani liberalizm neydi, gelin isterseniz bunu Liberal ekonomi ekolü ve ekonomi bilimini kurucusu Adam Smith'in kişisel tanımlamasından öğrenelim:”Her kişi sermayesini, en büyük üretim düzeyini elde etmek amacıyla kullanmak ister. Bu çabası sırasında kişinin toplumun yararını düşünmek niyeti ve böyle bir sonuç doğsa bile ondan haberi yoktur. O yalnız kendi güvenini ve kendi çıkarını düşünür. Ancak, böyle yaparken görünmez bir el, onu başlangıçtaki niyetleri arasında olmayan bir sonucu elde etmeye yöneltir. Kişi kendi çıkarlarını düşünerek çalıştığı sırada, çoğu zaman gerçekten toplum yararına hizmet ettiği zamanlarda olduğundan çok daha fazla hizmet etmiş olur. Acaba sanıldığı gibi oldu mu kişi kendi çıkarlarını düşünürken gerçekten daha önceden toplum yararı için belirlenen kurallara uyarak farkında olmadan toplum adına fayda mı sağladı yoksa toplum yararı için oluşturulan kuralları kişisel menfaati uğruna iktidarı ele geçirmek sureti ile önceden belirlenmiş bu ölçütleri zaman zaman yok sayarak zaman zaman ise kendi lehine çevirmek sureti ile su istimal mi etti?

Sanırım tarih 1929 Buhranı ile bu sorunun cevabını zaten verdi yoksa liberal ekonomilerin girdiği çıkmaz başka türlü nasıl açıklanabilir? Bu çalkantılı dönem içerisinde dünyada meydana gelen olumsuz ekonomik gelişmeler elbette gelişmekte olan genç Türkiye Cumhuriyeti'ni ve onun aydın kadrosunu derinden etkiledi. Çalkantının farkında olan Mustafa Kemal ve arkadaşları kriz dönemini en az etkiyle bertaraf etmek için 27.5.1929'da Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsası Kanununu, 25.2.1930'da Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununu, 1930 tarihinde 1715 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Kanununu kabul etmek sureti ile bir dizi önlem almıştır. Bu ilk aşama önlemleri diye bileceğimiz tedbirlerin alınmasından sonra 1931 yılında Maliye Bakanı Saraçoğlu ve başkanlığındaki bir heyet kredi olanaklarını araştırmak ve Amerikan kapitalistlerini Türkiye'de yatırım yapmaya ikna etmek için ABD'ye gönderildi. Ne var ki, kendileri Büyük Buhran'ın sıkıntıları içinde olan Amerika iş çevreleri, Türkiye'de tekstil sanayinin gelişmesine ilgi göstermedi ve 50–100 milyon dolar arasında Amerikan yatırımını ve kredisini ülkemize çekme düşünceleri suya düştü. Buhranın olumsuz etkilerinin tesirinde kalan diğer piyasa ekonomilerinden de beklenen yardımın alınamayacağının kesinleşmesi neticesinde 1931 Mayıs'ında yapılan CHP kurultayında devletçilik parti programının ana ilkelerinden biri olarak kabul edildi. Böylece kararın alınmasına değin geçen süre boyunca yani, 1923 İzmir İktisat Kongresi ile başlayan liberal ekonomi maceramız sona ermiş, bunun yerine özel teşebbüsü toplumsal düzenin temel öğesi sayan ferdi mesai ve faaliyeti esas tutan mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi memuriyete eriştirmek için iktisadi sahada devleti fiilen alakadar ettirecek, özel girişimin gücünün yetmediği sanayi işletmelerini kuracak yeni bir ekonomik model oluşturulmuş oldu. Peki Devletçilik Mustafa Kemal Atatürk'e göre neyi ifade ediyordu: ” Devletçiliğin bizce manası şudur; fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketin iktisadiyatını devletin eline almak.” (4) Bu ifadeden açıkça anlaşılacağı gibi Devletçilik düşüncesi özel teşebbüsü yok sayan, sosyalist bir iktisadi anlayış değildir; aksine özel teşebbüsü destekleyen, kişinin girişimcilik ruhunu engellemeyi ve sınırlamayı tamamen reddeden iktisadi gelişimin temelinin özel teşebbüse dayandığını ifade eden, şahsi girişimin gücünün yetmediği alanlarda inisiyatifi ele almayı temel amaç edinen milli iktisat düşüncesi ile hareket eden ekonomik bir yapıdır. Bakılım yukarıda belirttiğimiz hususlar gerçekten Mustafa Kemal'in sözleri ile bir paralellik göstermektedir mi ?''Prensip olarak, devlet, ferdin yerine kaim olmamalıdır (geçmemelidir). Fakat ferdin inkişafı (ilerlemesi) için umumi şartları göz önünde bulundurulmalıdır. Bir de, ferdin şahsi faaliyeti, iktisadi terakkinin(gelişmenin) esas membaı(kaynağı) olarak kalmalıdır. Fertlerin inkişafına mani(engel) olmak, onların her noktai nazardan olduğu gibi, bilhassa iktisadi sahadaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde devlet kendi faaliyet ile bir mani(engel) vücuda getirmemek, demokrasi prensibinin en mühim esasıdır. (5) Yukarıdaki açıklamalardan ve ifadelerden sonra kişinin aklına şöyle bir soru gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Devlet ile ferdin karşılıklı hareket sahaları nasıl ayrılabilir? Yani devlet ekonomik yapıdaki rolünü fertlere mani olmadan nasıl devam ettirilebilir? Yahut devam ettirilebilir mi?

Bakın Mustafa Kemal ATATÜRK bu konuya birkaç cümle ile nasıl açıklamak istemiştir: ' O halde diyebiliriz ki, ferdiyet (kişilik)inkişafının (gelişmesinin)mani (engel)karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin hududunu teşkil eder. (6) Mustafa Kemal'in bu sözü ile şu anda bulunduğumuz yer sanıyorum ki Kemalizm'in çeşitli çevreler tarafından en çok eleştiriye maruz kaldığı noktadır. Belki yukarıdaki sözleri Mustafa Kemal'in halkçı yönüne inanmayan pek çok insan kapitalist bir bakış açısı ile değerlendirerek, bırakın yapsınlar bırakın geçsinler gibi liberalizmin temel mantığı ile ilişkilendirecektir. Fakat bizler biliyoruz ki Mustafa Kemal birçok söylev ve demecinde bunun aksini söylemiş ve vurgulamıştır örneğin; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi, kısa zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü, liberalizmden başka bir sistemdir. (tabi bu sözler1929'dan sonra söylenmiştir) (7) Elbette bazılarımız (aslın da her insanın yapması gerektiği ancak çok azımızın başarabildiği) Mustafa Kemal'in yaptıklarının düşüncelerinin birer yansıması olduğunu söyleyecektir kuşkusuz bu konuda haklıdırlar ancak unutmamalıdırlar ki özel teşebbüsün içinde bulunduğu her sistem liberalizm demek değildir. Devletin özel teşebbüsleri şahıslardan satın alması yeri geldiğinde devlet adına devlet tarafından işletmeler kurması liberalizm ise onu bilemiyoruz. Tüm bu iddialarımızın lafta kalmadığını göstermek için, örneklerle bu gerçeği desteklemek istiyorum:

1)12 Haziran 1933 İzmir rıhtım Şirketi'nin satın alınması ile ilgili kanunun T.B.M.M' de kabul edildi.

2) 5 Aralık 1933 Eskişehir Şeker fabrikası açıldı.

3) 27 Nisan 1934 Menemen –Bandırma –Manisa Demiryolu satın alındı.

4) 1 Ocak 1935 İstanbul Rıhtım Şirketi Devletçe satın alındı .

5) 19 Ekim 1934 Turhal Şeker Fabrikası açıldı.

Sanırım bu örnekler bizler için şimdilik yeterli olacaktır ancak sanılmasın ki bu konuyla ilgili örnekler sadece yukarıda yazdıklarım ile sınırlıdır. Yazılanlar o dönemde yapılanların yanında tabiri caiz ise devede kulak kalır. Devletleştirme ve millileştirme olarak adlandırılan bu yeni ekonomik yapının yanında elbette özel teşebbüsün alt yapısını oluşturduğu milli burjuvazi oluşturma amacı unutulmadı. Sanırım bu nokta açıklığa kavuşturmak istediğimiz konu hakkında bizlere eleştirilerini yönelten tarafların kısmen haklı sayılabileceği bir yöndür ancak eleştirimizi yaparken unutmamamız gereken en önemli husus bu günün şartlarını düşünerek değil dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak eleştirimizi yöneltmemizdir çünkü beşeri

olan hiçbir şey kusursuz ve eksiksiz değildir. Hepimizin bildiği üzere 1923–1938 yılları demokrasiye geçiş çabalarının yaşandığı ancak başarılı olunamadığı bir dönemdir ve bunun sonucu olarak da Halk Partisinin uzun yıllar iktidarı tek başına elinde bulundurduğu bir süreçtir. Elbette bu durumun özellikle gelişmekte olan bir ülke için İstenilen sistemin alt yapısının oluşturulamaması bakımından büyük bir kayıptır ancak şu da bir gerçektir ki ekonomik açıdan eşi bulunmaz bir fırsattır.

Büyük fikir ayrılıklarının yaşanmadığı, çıkar ilişkilerinin güdülmediği,, menfaatleri yalnız ve yalnız halk çıkarları olan ve özel teşebbüsün henüz kendini bulamadığı bir yapı devletçilik fikrinin başarıya ulaşması için hiç şüphesiz eşsiz bir zemindir ancak burada yönetici kadroların özel teşebbüsün içinde bulunduğu bir yapıda gelecek kuşaklardan da aynı yönetim yapısını **** devam ettirmelerini beklemesi sanırım fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Çünkü kanımca erdemli insanlar yaratmak yeryüzünde var olan bütün sistemlerin ve inançların ortak amacıdır İnsanlardan var olan sistemler içerisinde erdemli olmalarını beklemek yerine mevcut bulunan yapıların insanları erdemli olmaya sevk etmeye çalışılmasını beklemek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Aksi takdirde herkesin birçok erdem sahibi olduğu bir ortamda sistemlere neden ihtiyaç duyulsun. Hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk'ün üzerinde ısrarla durduğu ekonomik gelişim için mutlak zorunlu gördüğü özel teşebbüs ülke kalkınmasında yadsınamaz bir görev üstlenmiştir ancak devletin bu girişimcileri hem yasalar nezlinde hem de ideolojik açıdan desteklemesi Türkiye'de yeni bir ticaret kesmi, anamalcı kesim iş adamları kesiminin doğmasına neden olacak devletin her yönden sağladığı olanaklarla gelişmeye başlayan bu kesim giderek zenginleşerek çok partili siyasal yaşamda siyasi iktidar üzerindeki etkinliğini arttırmasına sebebiyet verecektir. Gücünü ve etkinliğini iktidar unsurları üzerinde arttıran bu yerli sömürgeci kesim zamanla kamu yararına olan kural ve kaideleri ekonomik çıkarları uğruna sadece mensubu oldukları sınıflar lehine değiştirmeyi başaracak böylece hem Mustafa Kemal'in sınıfsız bir toplum yaratma hayalini baltalayacak hem de ülke içindeki gelir dağılımının anormal derecede bozulmasına neden olacaktır. Karşı koyamadıkları kazanma ve üstün olma dürtülerine yenik düşen bu sınıflar Mustafa Kemal ve ideolojisine büyük zarar verecek ve bununla da yetinmeyerek aslında tarihte çok sık rastladığımız ideolojilerin ve fikirlerin egemen sınıfların kişisel çıkar amaçları uğruna değişik kalıplara sokularak kitlelere kabullendirme yoluna başvurarak bütün ferdiyetçi unsurları Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öngörüleriymiş gibi insanlara aktarmaya çalışacaklar ve büyük ölçüde de başarıya ulaşacaklardır. Bütün bu anlatılardan sonra sanılmasın ki amacımız alt yapısını oluşturduğu bir sistemden Mustafa Kemal ATATÜRK'Ü ayrı tutmaktır aksine çıkar gurupları tarafından farklı sahalara çekilen bu iki unsuru birleştirebilmektir. Bu konuyu şimdilik burada sonlandırırken kişisel fikrimi de yazınsal bütünlüğüm açısından açıklamadan geçemeyeceğim. Kişisel kanaatim bu gün geldiğimiz bu noktada Mustafa Kemal'in suçlu olduğu yönündedir kendisinin sahip olduğu erdemlere bizlerinde ulaşabileceğine inanması toplum içerisinde yaşayan tüm bireylerin önce kendini değil kendinden başka var olan fertleri düşünmesi gerekliliğine inandığı için suçludur. Çünkü bizler bu güne kadar ne onun sahip olduğu erdemlere erişebildik nede devrimlerine tam manası ile sahip çıkabildik ve bu yüzden bugünün dünyasında yaşayan biz zavallı insanlara göre bu büyük dahi insanlık için hep daha güzeli daha iyiyi istediği için suçlu kalacaktır. Bu konuyu burada sonlandırdığımıza göre gelin isterseniz yarım bıraktığımız yerden 1931 Mayısından devletçiliğin CHP programına girmesiyle başlayan yeni dönemden devam edelim bakın Mustafa kemal e göre devlet nedir ve hangi değişmez hususları içinde barındırmalıdır?

Devlet muayyen (belirli) mıntıkada yerleşmiş ve kendine has bir kuvvete sahip olan fertlerin mecmu(toplam) heyetinden ibaret bir mevcudiyettir. Devletin vazifeleri ise:

1) Memleket içinde, asayiş ve adaleti tesisi(sağlamak) ve idame ederek (sürdürmek),vatandaşların, her nevi hürriyetin, masun(Korumak) bulundurmak.

2) Harici siyaset ve diğer milletlerle münasebetleri iyi idare ederek ve dahilde her nevi müdafaa kuvvetlerini, daima hazır bulundurmak, milletin istiklalini emin ve mahfuz(korunmuş) bulundurmak. Bu iki nevi(çeşit) vazife, devletin, en esaslı, vazifelerindendir. denilebilir ki,devlet teşkilinden maksat , bu iki vazifenin ifşasını temin etmektir.Çünkü bu vazifeler , vatandaşların fert olarak , yapmaya muktedir olamayacakları işlerdir. Hatta, vatandaşların bu vazifeleri kısmen dahi yapmaya kalkışmaları caiz değildir, zira o zaman anarşi olur; devlet kalmaz. Mesela; bir vatandaş kendi kendine bir ecnebi devlet siyasi bir temas ve münasebette bulunamaz. Bir vatandaş, kendi hürriyet ve hakkını, kendi maddi kuvvetine dayanarak temine (sağlamaya) kalkışamaz; Bu hususlar, fertlerin kuvvet ve teşebbüsleri ile değil, milletin iradesine haiz olan devletin kudret ve nüfuzuyla temin olunabilir. Bu iki nevi vazifeden başka, devletin alakadar olduğunu işaret ettiğimiz vazifeleri de, başladığımız sıra ile söyleyelim.

3) Yollar, demiryolları vs. Gibi nafıa (bayındırlık işleri)

4)Maarif (eğitim ve öğretim sistemleri) işler

5) Sıhhiye işleri,

6) İçtimai muavenet(sosyal güvenlik)işleri

7) Ziraat, ticaret, sanata ait iktisadi işler.

Buraya dikkat; bu son saydığımız işleri, devletin yapmaması fertlere terk etmesi lazım geldiği iddiasında bulunanlar vardır. Bu nazariyeyi(teori) tasvip ve takip edenlere ‘'ferdiyetçi''(bireyci) derler. Milletin, umumi ve müşterek menfaatlerine, ait , siyasi , fikri işlerde olduğu kadar iktisadi her nevi işlerinin , fertlere bırakmayıp devlet tarafından yapılması daha münasip olacağı nazariyesinde olan devletçilerde vardır . (8) Yukarıda yazılı bulunan unsurlar bu gün itibari ile bir tanımdan çok aslında bazı sorulara cevap niteliğindedir Kemalizm'i her sahada yap işlet devlet modeline benzeten bazı kesimler sanırım bu değişmez unsurları göz ardı etmektedirler bize göre Kemalist devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınaî devlet teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları uyarınca kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir. (9) Peki, özel kesime devredileceği öngörülen kamu iktisadi teşebbüsler nasıl bir yol izlenerek özelleştirilecektir? Bakın bu sorunun cevabı 3 haziran 1933 tarihli ve 2262 sayılı Sümerbank kuruluş kanunu'nun 11. maddesine nasıl açıklığa kavuşturulmuştur: Sümerbank devralacağı ve sermayesi tamamen devlete ait fabrikaları devir tarihinden itibaren bir sene zarfında mütehassıs heyetler marifeti ile takdir ettirilecek son haldeki hakiki kıymetlerde mahdut mesuliyetli kendisine bağlı şirketler haline koymaya mecburdur aynı cinsten imalatla bulunan fabrikaların bir şirket idaresinde toplanmaları caizdir.Bu şirketlerin hisse senetlerinin yüzde yüzü banka adına yazılı olacaktır .Hükümetin teklifi üzerine umumi heyetçe verilecek karara göre bu hisse senetlerinin kısmen veya tamamen Türk eşhas ve müesseselerine satılması caizdir. Yukarıdaki satırlar okununca ve günün özelleştirme politikaları hatırlanınca sanıyorum ki insanın hayretler içerisinde kalmaması elde değil.

Devletçilik ilkesinin karma bir ekonomik model olduğuna inanmadığım gibi bu ekonomik yapıyı da dünya'da sistematikleştirebilen ilk ülkeyiz. Bizim kurmuş olduğumuz kamu iktisadi teşebbüslerin benzer kuruluşlarının ilk örneği, 1933'te A.B.D'de kurulan ‘'Tennesee Valley Authority''dir.1933'te İtalya'da da benzer gelişmeler görülmektedir. Bizim girişimlerimiz tarihler bakımından daha eskidir ve meseleye bir kalkınma felsefesi çerçevesi içinde yaklaşılmıştır. ( 11) Yazımızın başında da vurguladığımız İzmir iktisat kongresi ile başlayan liberal ekonomi rüzgarı 1930 ‘lara gelindiğinde yerini devlet eli ile kalkınmayı öngören devletçilik ilkesine bıraktı bunun en somut örneklerinden biride 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'na göre özel şirketlere makine ithalatında tanınan gümrük bağışıklığının kaldırılmasıdır, 1932 yılında Sanayi Kredi Bankası'nı kurmak amacıyla çıkartılan kanunun teknik ayrıntı gibi görünen bir maddesi ile hammadde ithalatında tanınan gümrük bağışıklığı da, 1932 yılı bütçe Kanunu'nun bir eki ile kaldırıldı. 15 yıl yürürlükte kalmak üzere çıkartılan Teşviki Sanayi Kanunu'nun özel sanayi işletmelerine tanıdığı en önemli teşvik öğelerinin beş yıl sonra iptal edilmesi, hem iş adamları arasında hem de siyasi çevrelerde tepkilere yol açtı. (12) Kalkınmanın ve gelişimin devlet eli ile sağlanabileceğinin anlaşılmasının ardından devlet eli ile yapılacak yatırımlar için kredi arayışına girildi ve 1932 yılında, Başvekil İsmet Paşa Sovyetler Birliğine ve İtalya'ya gitti teknik yardım ve kredi anlaşmaları imzaladı. İtalyan kredisinin daha sonra gerçekleşmeyecek olmasına karşın, Sovyetler Birliği'nin, sanayi programına giren bazı fabrikaları Türkiye'de kredi ile kurulması devletçilik ilkesinin hayata geçirilmesinde çok önemli bir rol oynadı. 1932 yılında çıkartılan Devlet sanayi ofisi kanunu ise Mustafa Kemal ve İsmet Paşa'nın aralarının açılmasını neden oldu bu kanun: Ofis'e devlet adına fabrikalar kurmak ve işletmek yanında, kurulmak istenen özel fabrikalara izin vermek yada vermemek, izin verilenlere nezaret etmek kuruluş gerekçelerine göre çalışıp çalışmadıklarını denetlemek yetkisi vermesi: izin verilen fabrikaların, kuruluş maliyetleri kararla amorti edildikten sonra''devlet teşebbüsü ‘'olmasına dair bir hüküm taşıması büyük çalkantılara yol açtı. İsmet İnönü‘nün radikal iktisat vekili Şerif Bey, İş Bankası'nın bir kâğıt fabrikası kurma teşebbüsünü engelleyince, hükümetin sanayi politikasının gidişatından rahatsızlık duyanların arasında bulunan Atatürk duruma müdahale etti. Başvekil İsmet Paşa'yı, radikal değişikliklere yönelen iktisat vekili Mustafa Şerif Bey'in yerine, İş bankası'nın kurucusu olan ve iş adamları camiasıyla iyi ilişkileri ile tanınan Celal Bayar'ı atamak zorunda kaldı. ( 13) İsmet Paşa'nın Sovyetler birliğine yaptığı gezinin hemen ardından uzman bir Sovyet heyeti yapılan yatırımları incelemek ve yeni yatırımların planlanmasını sağlamak amacı ile ülkeye gelir çok ilginçtir ki bu gözden geçirmeyle yetinmeyen Mustafa Kemal Sovyet heyetinin hemen ardından bir Amerikan heyetine de ülkeye davet eder yatırım programındaki projeler için maliyet-zarar analizleri yanında, ülkenin iktisadi koşulları, doğal donanım, sermaye birikimi, sanayi, ulaştırma yapısı, dış ve iç ticaret maliyesi, para ve banka sistemi, vakıfları, çalışma sorunları, sağlık ve eğitim hizmetleri ve kamu yönetimi hakkında incelemeler yapılmasını ister.

Yukarda saydığımız unsurları içeren rapor Mayıs 1934'te hükümete sunulur ve bu incelemelerden hemen sonra kısmen 1933'te uygulanmaya başlanan 5 yıllık 1.kalkınma planı 1934 büyük bir ivme kazanarak devam eder. Karabük Demir Çelik, Nazilli ve Kayseri dokuma, Bursa Merinos fabrikaları dönemin en önemli yatırımlarıdır. Aynı dönemde, İstanbul'daki elektrik, tramvay ve içme suyu gibi hizmetlerle birlikte demiryolları da kamulaştırılır ve 1937 yılına gelindiğinde "devletçilik" ilkesi Anayasa hükmü olarak benimsenir. Peki devletçilik ilkesinin birer yansıması olarak kurulan Kamu İktisadi Teşebbüsler üretim faaliyetleri dışında kuruldukları yerlerde nasıl bir yapılanma şekli izliyorlar?

—Çevre düzenlemesi olarak geniş yeşil alanlara, bahçelere yer veriliyor; dinlenme alanlarında çay bahçeleri bulunuyor;
— Spor alanları ve tesisleri vazgeçilmez olgudur. En az bir futbol sahası, gerekli durumlarda tenis kortu yapılıyor. En az bir futbol takımı oluşturulup finanse ediliyor; güreş takımları yerel geleneğe uygun bölgelerde kuruluyor;
— Çalışanların ihtiyacını karşılamak için yemekhanelerini bekar yatakhaneleri tamamlıyor;
— Maaile ihtiyaçları karşılamak amacıyla düzenlenen lokantalar, ayrıcalıklı bölümlerdir. Bu ayrıcalıklı bölümlerde kent ya da kasabanın eşrafı da ağırlanmakta, müzikli geceler düzenlenmektedir.
—Üst düzey yöneticiler için lojmanlar, ihtiyacı karşılayacak miktardadır; gelip geçiciler için lüks misafirhaneler vardır.
—İşletmelerin büyüklük ölçeğinin elverdiği ölçüde ilkokul, ortaokul hatta liseler de siteler içinde yer almaktadır. Bu okulların nitelikleri sairlerinden yüksektir.

Bu ayrıcalıkların yanında yol, su ve elektrik gibi modern gereksinimler de özel olarak karşılanıyor. Özel olarak karşılanan hizmetlerin bir özelliği de fiyatlarının ucuzluğudur. Ayrıca, fabrikaların ürettiği mallardan tüm çalışanlara parasız ya da göstermelik fiyatlarla satış yapılıyor. İşletmelerin içinde , tüketim kooperatifi niteliğinde her türlü mal satan birimler var. Bu birimler , mekan , personel ve diğer giderleri işletme tarafından karşılanması nedeniyle piyasanın çok altında fiyatlarla sunulabilmektedir. Son bir ek: Lokantada peçete ile çatal-bıçak kullanımı zorunludur; zorunluluğa özel eğitim ve sporu da eklemek gerekiyor. (14)

Günümüz kapitalist dünyası düşünüldüğünde sanırım yukarıda ifade edilen maddelerin karşılığını bulmak pek olası değildir. Sadece çalışanlarının onlara ne kadar para kazandırabileceği ile ilgilenen ve tamamen bu art niyetli yaklaşımla hareket eden bazı kurum ve kuruluşlar yılın belirli dönemlerinde sosyal faaliyet adı altında sömürdüğü bazı emekçileri bir arya getirerek karşılıklı güveni arttırmak ve sözde onların aile diye nitelendirdiği bu sömürü düzenini devamlılığını sürdürebilmek için çeşitli spor müsabakaları ya da kuruluş yıl dönümü etkinlikleri adı altında günü birlik eğlenceler düzenlemek de ve bununla da gurur duymaktadırlar.

Halbuki en çok övündükleri yaz programları olarak adlandırdıkları çalışanların çocukları için organize edilen etkinlikler adına ücret karşılığı hizmet verme anlayışlını eklemeyi unutmayarak bizlere her yıl ne kadar düşünceli, içten ve samimi olduklarını zaten hiçbir zaman tamamını vermedikleri emeğin verilen kısmını da geri isteyerek kanıtlamaktadırlar. Bu günün dünyasında hal böyleyken 1930'larda ekonomik kalkınma kuvvetli bir rüzgâr gibi süratle devam ediyordu. İşte bu rüzgârın bize kazandırdığı devasa kurumlardan biride Etibank'tır.

Bu kurum 1935'de enerji ve yeraltı zenginliklerini üretmek ve yararlı halde topluma sunmak üzere Sümerbank'a ilişkin ilke ve amaçlar doğrultusunda örgütleniyor aynı yıl yeraltı zenginliklerimizin kullanımı ve korunması tespiti için Maden Tetkik ve Arma Enstitüsü Etibank kuruluş kanununa bağlı kalınarak kuruluyor hemen ardından ise Elektrik İşleri Etüt dairesi kanunu kabul ediliyor. Peşi sıra birbirini takip eden bu oluşumlar hayata geçirildikleri bölgelerde ekonomik canlılık, iyi bakımlı bir yol şebekesi, çimenler ve yeşillikler, bahçeler, sağlıklı mahalleler, geniş bir su ve düzenli elektrik dağıtımı, statlar pazarlar kurulması yolu ile çevresine yerleştikleri eski şehirlerin tüm çehresini değiştiriyordu. 8 Haziran 1936 tarihine gelindiğinde ise Sosyal Haklar ve Sosyal güvenlik açısından önemli bir adım olan İş kanunu kabul ediliyor. Yalnız bir husus da dikkatinizi çekmek isterim adı geçen kanun Sosyal güvenlik açısından bu döneme kadar atılan ilk adım değildir. 10 Eylül 1921 tarihinde kabul edilen 151 sayılı kanun ile 18 yaşından küçüklerin yeraltında çalışmaları yasaklanmış, ocaklarda yatakhane, yemekhane ve yıkanma yerlerinin yapılması mecburiyeti getirilmiş. Amelenin sağlığı da düşünülmüş, bütün madencilerin yani patronların "hasta ve kazazede olan ameleyi meccanen" yani parasız tedavi etmesi zorunluluğu getirilerek bunun sağlanması için maden çevresinde yeteri kadar "hastane, eczane ve şahadetnameli etıbba (diplomalı doktor) bulundurması" hükme bağlanmış. Çalışma gününün sekiz saat olacağı hükme bağlanarak "bu müddetten fazla çalışmaya hiçbir işçinin icbar (zorlanamayacağı)" edilemeyeceği, fazla çalışmaya rıza gösterenlere iki kat ücret ödeneceği kuralı getirilmiş. İşçilere ödenecek asgari ücretin tespiti de kurala bağlanmış: "Maden ocaklarında çalışan amelenin haddi asgari ücreti, ocak amil veya mültezimleriyle amele birliği ve İktisat Vekâleti tarafından mürte hap üç zat marifetiyle tayin olunmuş (15) ve bunun yanı sıra madenden kömür çıkarılması esnasında kömürlerin ufalanması neticesinde meydana gelen kömür tozlarının satılarak amelelere dağıtılması karara bağlanmıştır. Peki 3008 sayılı İş kanunun çıkarılma maksadı neydi? Dönemin Çalışma Bakanı Recep Peker yasayı çıkarma amaçlarını şöyle dile getirmektedir; “Arkadaşlar, İş Kanunu bir rejim kanunu olacaktır. Bu kanunla Türkiye'de iş hayatı yeni rejimimizin istediği ahenk ve çalışma yoluna girecektir. Bizim neslin derece derece acılarını tatmış olduğu liberal devlet tipinin çekiştirici, çarpıştırıcı ve yurt içinde ulusal birliği bozucu ruhunu her gün tedbirle ortadan kaldırarak, bunun yerine ulusal Devlet tipindeki birlik ve beraberlik zihniyetinin tatbikatını hayatımıza aşılıyoruz. Arkadaşlar, yeni İş Kanunu sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkân verici hata bulutlarını ortadan silip süpürecektir. Bu kanunla, milli hayatın iş hayatında muvazene kurulacaktır. Yasanın maksadını kavradıktan sonra gelin isterseniz taşıdığı önemli hükümlerin bazılarına bir göz atalım.

Devrin otoriter karakterinin izlerini büyük ölçüde taşıyan ilk iş kanunu grev ve lokavtı yasaklamıştır. Taraflar arasındaki uyuşmazlıkların devlet organları tarafından çözülmesine dayanan zorunlu uzlaştırma ve tahkim sistemi kabul edilmiştir. Sendikaların serbestçe örgütlenmesi yasaktır, sendika yerine işçi delegeleri sistemi ve resmi makamların denetimi altında bir hakemlik sistemi getirilmiştir. İlk iş kanunu bütün işçileri kapsamına almamıştır. İş kanunu kapsamına giren işlerde, çalışanların kanunun koruyucu hükümlerinden yararlanabilmesi için, işyerinin 10 ve daha fazla işçi çalıştırması şartı konulmuştur. Fikir işçileri, basın çalışanları (yasaları 1952 yılında çıkmıştır) , deniz çalışanları (yasaları 1954 yılında çıkmıştır.) , tarım çalışanları kapsam dışında bırakılmıştır. 1936 tarihli İş Kanunu, 1967 yılında 931 sayılı İş Kanunu çıkarılana değin yürürlükte kalmıştır. Yukarıda ele aldığımız bazı maddelerden de anlaşılacağı gibi çıkarılan ilk iş kanunun esas amacı gelişimi ve büyümeyi devam ettirmek bu hususları engelleyecek bütün oluşumları önlemektir. Özellikle mevzuat içerisinde yer alan kanunun 10 veya daha fazla işçi çalıştıran iş yerlerinde geçerli olacağı hususu kanunun daha çok devlet teşebbüslerine hitaben oluşturulduğu havasını yaratmaktadır. Gerekli düzenlemelerin ve eklemelerin yapılmasının ardından kanun 15 Haziran 1937'de yürürlüğe girmiştir. Ekonomide devletçilik prensibinin ısrarla devam ettirildiği bu dönemde 5 Şubat 1937'da Altı ok anayasaya girmiş ardından 4 Haziran 1937 T.B.M.M' de ‘'Türkiye Cumhuriyeti Ziraat bankası kanunu ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı kanunu kabul edilmiştir. Hız kesmeden, karalılıkla yürütülen devletleştirme ve millileştirme politikaları kısa zamanda meyvesini vermiş o güne kadar mutlak ihtiyaç duyduğu her şeyi dışarıdan ithal emek zorunda kalan bu ülke yapılan yatırımlar sayesinde birçok ihtiyacını kendi karşılamaya başladığı gibi ihracatını da büyük bir hızla ivmelendirmiştir. Tabi ekonomide meydana gelen bu akıl almaz gelişim ulu önderin ölümüyle son buluyor 10 Kasım 1938'den sonra kimse Kemalizm'i bırakın uygulamayı ağzına dahi almıyor hatta Mustafa Kemal'in ölümünün ardından Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ilk iş olarak Atatürk'ün iktisat vekili ve başbakanı olan Celal Bayar'ı görevden alıyor ve hayta geçirilmesi düşünülen 2. ve 3. sanayi kalkınma projelerini savaşı bahane göstererek gerçekleştirilmesini önlüyor ayrıca ülke ekonomisini dışa kapatarak korumacı bir ekonomik anlayışı izlemeyi tercih ediyor. Yalnız burada bir hususa dikkat çekmek gerekir istenilen iktisadi politikaların uygulanamamasının tek nedeni ve suçlusu İsmet İnönü'ymüş gibi yansıtmak yerinde bir tutum olamayacaktır çünkü bizler biliyoruz ki yozlaşmış dediğimiz bu günkü ekonomik yapının temelleri 1940'lardan çok 1950'lere çok partili hayta geçiş dönemimize ve onun bir ürünü olan Demokrat Parti iktidarına dayanır. Tabi bizlerin bu yazı yazmamızdaki amaç sadece 1923–1938 yılları arasındaki ekonomi anlayışını incelemekti yukarıda bahsettiğimiz konu çok daha teferruatlı, incelenmesi gereken ayrı bir araştırma konusudur. Şunu unutmamalıyız ki 1923–1938 yılları arası uygulanan iktisadi politikalar hızlı ve çabuk bir kalkınmayı amaç edinen, milli ekonomi anlayışının uygulanmasına özen gösterilen hiçbir çıkar menfaat yada siyasi yarar unsurunu içinde barındırmayan o günün içinde oluşturduğu şartlar neticesinde ortaya çıkan bizlere has ekonomik bir sistemdir. Elbete bu sistemin de kendi içersinde bazı sıkıntıları ve aksaklıkları vardır belki bu gün varolan büyük kartellerin oluşumunda çok küçükte olsa bir payı vardır ancak ulaşılmak istenen hedef kesinlikle kendi halkını sömüren zenginler yaratmak değildir çünkü sömürünün hiçbir türlüsü Mustafa Kemal ve fikirlerine mal edilemez çünkü o hep aksini savunmuş ve amaçlamıştır . Yalnız şunu da itiraf etmek gerekir ki kişisel menfaatlerin toplum çıkarlarının üstünde tutulduğu herhangi bir özel teşebbüs anlayışı toplum genlinde sömürüden başka bir şeye meydan vermez Bunun içindir ki erdem sahibi olabilme maksadı ile ilerleyen toplumlar demokrasi kisvesi adı altında , dayatılan ferdi çıkarları esas alan sömürü düzenlerine prim vermemelidirler. Ve unutulmamalıdır ki tepkisiz ve hareketsiz geçirdiğimiz her dakika vücudumuzu uyuşturan bu ferdiyetçilik iletine zaman kazandırmakta ve oluşturacağı yan etkirlere karşı toplumumuzu savunmasız bırakmaktadır. Yazımı bu gün geldiğimiz noktayı seneler evvel öngören Ulu önderin Bursa Nutku ile sonlandırmak istiyorum belki içimizde; yüreğimizin derinliklerinde gömülü olan bazı toplumsal alışkanlıklarımızı bizlere hatırlatır:

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük yada en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek" Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

 

 

Dipnotlar:

*Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Lisans Öğrencisi

** Bankanın 20.08.1924'te Bakanlar kurulu kararı ile onaylanan ana sözleşmesi içinde gösterilen 35 kurucu ortağı bulmak kolay olmamıştı.Bankanın ilk genel müdürü aynı zamanda Doyçe Oriyant Bank'ın eski memuru Celal BAYAR Atatürk'ün bankaya kurucu ortak bulma işini kendisine bıraktığını ve kurucu ortakların Anadolu'nun varlıklı kişilerinden ve zamanın ünlü politika adamlarından biraz da zorlayarak seçilmiş olduğunu belirtmiştir.(Atatürk'ün Ekonomi politikası Prof. Dr. M.A.AYSAN syf: 79 dönüşüm Yayınları)

*** Adı geçen kanunun hiçbir değişikliğe uğramadan hükümet tarafından yürürlüğe konmuştur.

**** (yönetim yapısından kasıt: yukarıda sıraladığımız çıkar ilişkilerinin güdülmediği menfaatlerin bir zümrenin değil halk çıkarları olduğu bir yapı)

(1) TAŞKIN, Murat. 1923-2003 döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nin Dış Ticaret Politikaları, Diş ticaret müsteşarlığı

(2) İPEKÇİ Abdi, İnönü Atatürk'ü Anlatıyor syf:126

(3) AYSAN, M.A, Atatürk'ün Ekonomi Politikası syf: (56–57)

(4) 1936 yılında yayınlan ikici Sanayi Planı'nın önsözünde yazan ifade.

(5) İNAN, Afet,M.Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım

(6) İNAN, Afet a.g.e.

(7) AYSAN, M.A, a.g.e

(8) Afet İnan, a.g.e

(9) AYSAN, M.A a.g.e syf:35

(11) AYSAN, M.A a.g.e syf: 147

(12) TEZEL, Yahya Sezai, '1934 Sanayi Programı' ve Türkiye'de 'İktisadi Devletçilik'in Tarihindeki Yeri.

(13) Prof. Dr Yahya Sezai Tezel, a.g.e

(14) http://www.iscikonseyi.org/modules.php?name=News&file=article&sid=1383

(15) http://www.iscikonseyi.org/modules.php?name=News&file=article&sid=1383

 

 

Kaynakça:

 

— AYSAN, M.A. , Atatürk'ün ekonomi politikası Toplumsal, Dönüşüm Yayınları

— İPEKÇİ, Abdi, İnönü Atatürk'ü Anlatıyor, Dünya Kitapları/ Nezih Demirkent Kitaplığı

— ALTAN, Çetin, Atatürk'ün Sosyal Görüşleri, Dönem Yayınları

— KİLİ, Suna, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

— TOY, Erol İmparator May Yayınları

— İNAN, Afet, M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım

— TAŞKIN , Murat,1923–2003 döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nin dış ticaret politikaları Diş ticaret müsteşarlığı 

- TEZEL, Yahya Sezai , '1934 Sanayi Programı' ve Türkiye'de 'İktisadi Devletçilik'in Tarihindeki Yeri

-Http://www.iscikonseyi.org/

 

 

 

    © Sercan ANGI