MAKALELER >

TÜRKİYE'DE TARIM POLİTİKALARI - Oktay ERGEN

ANA SAYFA
HAKKIMIZDA
MAKALELER
ATATÜRK
DUYURULAR
ETKİNLİKLER
BAĞLANTILAR
İLETİŞİM
 
 

TÜRKİYE'DE TARIM POLİTİKALARI

 Oktay ERGEN*

 

Yaşadığımız coğrafyada son bin yıldaki tarihsel sürece baktığımız zaman; insanların yaşam standartlarını belirleyen en önemli olgulardan birinin ekonomi olduğunu görmekteyiz. Ekonominin alt dallarından biriside tarım. Yaklaşık 50 yıl öncesine kadar, yaşadığımız toplumda, büyük bir çoğunluğun yaşamındaki ekonomik entegrasyonu sağlayan en önemli mekanizmanın yolunun tarımdan geçtiği kuşkusuz görülmektedir. Fakat gelinen süreçte ne oldu da Tarım geri planda kalan ve gitgide önemini kaybeden bir ekonomi sistemine dönüştü?

Bu soruların cevabına giden yollara ulaşabilmemiz için öncelikli olarak mevcut duruma geliş sürecini değerlendirmek gerekmektedir.

Yaşadığımız topraklarda geçmişte de var olan ve bugünde varlığını sürdüren çarpıklığa baktığımız zaman; sorunun temelinin 600 yıl içinde üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğundan başladığını görüyoruz. Devlet yapısı, köylü üreticinin sömürülmesine dayanan, işlenen toprağı askeri politika gereği bazı kesimlerin denetimine sokan, sadece azınlıktaki üst düzey yöneticilerin faydalandığı bir derebeylik sisteminden ibaretti. Kuruluş aşamasından itibaren, fethedilen topraklar, hükümdarın ailesi tarafından sahiplenilmekte hatta kaba deyimiyle, aile arasında üleştirilmektedir. ‘ Miri ' olarak adlandırılan bu topraklar, belirli kıstaslara göre dirlik denen sistemle, belirli kişilere vergi(öşür) karşılığında kullanılması amacıyla verilirdi. Uygulanan bu toprak yönetim sistemiyle iç içe girmiş bir diğer konu ise; askerlik ve devletin alt kademe dairelerinin(kamu daireleri) yönetimiydi. Fethedilen topraklar dirlik sistemi ile dağıtılıyor ve bu sayede devlet valilere ve onun memurlarına maaş vermekten kurtuluyor, hiçbir masraf yapmadan dirlik sisteminin bir zorunlu uygulaması olan belirli sayıda askeri besleme işlevi sayesinde orduyu her an harekete geçirme olanağına sahip oluyordu. Çiftçi kesimi ise, çalıştığı toprakta tasarruf etmek, tasarrufunun da büyük bölümünü aracılarla Sultan'a vermekle yükümlüydü. Sultanın sömürüsüne ve köylünün sömürülmesine dayanan bu feodal sistem devlet bünyesinde kendini devam ettiriyordu. 16. yüzyılın ortalarına kadar bu toplumsal yapı merkezi otoritenin sıkı kuralları ile yönetildi. Bu süreçte üst sınıf refah içinde yaşarken alt kesim olan köylünün ekonomik gelişimi minimal düzeyde kalmıştır.

18. yüzyıla doğru geldiğimizde ise; dünya üzerindeki gelişmeler ve imparatorluğun durumu sonucu; devam eden feodal yapı, kapitülasyonlar, dış baskılar ve galata bankerlerinin zorlamaları ile Sultan'ın denetimindeki toprak yönetim yapısı, yerini topraktan rant elde edenlere, günümüzde de tefeci olarak adlandırılan kişilere bıraktı. Başlarda elde ettiği ürünün çok küçük bir kısmıyla yaşama tutunan köylü, gelinen süreçte aldığı faizli borç neticesinde ürününün tamamını tefeciye bırakan ve giderek yoksullaşan, çaresizleşen ve bağımlı emekçilikten köle pozisyonuna geçen bir topluluk oldu. Üretimin tamamen iç piyasadaki talebi karşılamaya yönelik olması ve gerçekleşen batı devrimi karşısında gelişmelerin durağan seyretmesi, dış borçların artması, siyasal kurumların dış etkenlere karşı savunmasız kalması, günümüzde de benzer uygulamaları olan (IMF, Dünya Bankası; AB Anlaşmaları gibi) zorlama ve kısıtlamalar sonucu, rüşvetle başlayan yozlaşmanın daha da artmasıyla imparatorluk hızla çökmeye başlamıştı. Toprak ta söz sahibi olan ticari burjuvazi devlet toprağını harap etmekten, çiftçiye eziyet etmekten çekinmemiş, Batılı Kapitalizmin ucuz hammadde ihtiyacını karşılama yarışına girmişlerdir.

1838 Ticaret Antlaşması ile Avrupalı kapitalist devletlere teslimiyet iyice artmış hatta dönemi padişahı Sultan Abdülmecit Fransız elçisine; ‘' Kuvvetle ümit etmekteyim ki bütün tebaamın mutluluğu için aralıksız sürdürdüğüm çabalar beklenen başarıya ulaşacaktır ve bundan böyle büyük Avrupa ailesinin bir üyesi olacak imparatorluğumun uygar milletler topluluğu içinde önemli bir yer tutmayı hak ettiğini tüm dünyaya kanıtlamış olacaktır. 1 '' sözlerini sarf etmiştir. 170 yıl öncesinde ve günümüzde de devam eden Avrupa Birliği'ne girme ve üyesi olama çabaları maalesef hala sürmektedir. Bu antlaşmanın tarımsal boyutu ise; Osmanlı da her türlü tekeller kaldırılacak, yabancılar hiçbir vergi ödemeden ticaret yapabilecek, dolaysıyla yerli Pazar ve yerli sermayenin tamamen çökmesinin yolu açılacaktı. Günümüzde ise modern ismi serbest piyasa ekonomisi olarak adlandırılan sistem, maalesef yerli olan her şeyin çökmesine neden olmaktadır. Buruda yerli sermaye ile ne kastettiğimizden söz etmek gerekir, yerli sermayeden kastımız, bugün memleket çıkarından çok kendi çıkarını düşünen ve Tüsiad denilen, yabancı sermayeden günümüzde hiçbir farkı olmayan, çıkarcı topluluk değil, vatansever tüccarlardır.

Ticaret antlaşması ile sanayileşeceğini ve kalkınacağını düşünen Osmanlı, dış ticaret açığının artması, yapılan savaşlar sonucunda mali kaybın yükselmesi, dış borçlanma ve beraberindeki yüksek faizler sonucunda, 1881 yılında devlet içinde devlet olarak niteleyebileceğimiz, ‘ Duyun-i Umumiye' olarak adlandırılan, yabancı yararına ve adına gelir toplayan tek kurum haline gelmiş, yabancıların devlet gelirlerine el koymalarına neden olmuştur.

Osmanlı imparatorluğu artık yaptığı anlaşmalar ve kapitülasyonlar sonucunda Avrupa nın yarı sömürgesi yani ucuz hammadde deposu haline gelmiştir. ‘ Yapılan ticaret antlaşması Osmanlının sanayileşmesini nasıl engellemişse birçok anlamda benzeri olan ve Türkiye ile Avrupa birliği arasında imzalanan Gümrük Birliği antlaşması da bugün Türkiye'nin ileri düzeyde sanayileşmesini engellemişit. 2 ' Burada şunu da belirtmek gerekir; kesinlikle Gümrük Birliğine karşı değiliz gelişen kapitalist ekonomide adres kuşkusuz batıyı göstermektedir dolayısıyla bu tür antlaşmaların yapılması kaçınılmazdır. Fakat bizim karşı olduğumuz şey sadece bizi Avrupa Birliğine alsınlar da bizden ne isterlerse yaparız mantığıdır; devlet adamlığının en önemli özelliği olan ileriyi düşünerek adım atma mantığından yoksun siyasiler, kendilerinin önüne getirilen tek taraflı anlaşmayı ülke çıkarları doğrultusunda değerlendirme girişiminde bulunmamışlardır.

Osmanlı toplumundan Cumhuriyet öncesi döneme kadar tarımsal anlamda geriye kalanlar; üretimi sınırlandırılmış, işgal altındaki topraklar, kapitalist vatansız tüccar ve tefeciler, derebeylik rejiminin temsilcileri köy ağaları ile tarihte hep boyunduruk altına kalmış ve maalesef kalmaya devam eden, adına kararlar alına gelen ama hiçbir zaman fikri sorulmayan çoğu topraksız, gerçek emekçiler, fakir köylülerdi.

Burada bahsedilmesi gereken bir diğer konu ise bu sömürüye dayanan sisteme bu topraklarda hiç karşı gelenin olup olmadığıdır. Sömürünün sürekliliği, fakirlik yoksulluk içinde, kimi zaman ezilenlerden kimi zaman ise küçük eziciler( düşük kademeli dirlik sahipleri vali gibi) tarafından mevcut düzene karşı tepkiler oluştu. Osmanlı tarihinde bunun ilki 15. yüzyıl başlarında adları destanlara yazılmış Şeyh Bedrettin ve onun öğrencileri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu kişiler iyi eğitimli, günümüzdeki birçok insandan bile çağdaş, eşitlik ilkesine inanan devletin mülklerinden herkesin faydalanması gerektiğini savunan bilginlerdi. Fikirleri ezilen halkın arasında yayıldı ve başkaldırıyı tetikledi. Küçük çapta başarılar elde ettiler ama büyük Osmanlı ordusu karşısında yenik düşüp idam edildiler. Osmanlı tarihinde birçok küçük çaplı sömürü düzenine karşı isyanlar oldu fakat ekonomik ve askeri destek sağlanamadığından hep başarısızlıkla sonuçlandı. 3 Tarihte özellikle 16 yüzyılda çok zengin, ihtişamlı gözüken Osmanlı imparatorluğunda 1564 yılında yazılan bir raporda ‘ halkın açlıktan ot yediğinin yöneticilere belirtilmesi 4 ' konusudur. Gücün zenginliğin ve ihtişamın bir toplumun tümüne değil sadece belirli bir zümreye rahat getirebildiğidir. Cumhuriyet ve sonrası süreçte sosyal devlet olgusunun oluşmasında en temel sebeplerden ve Cumhuriyet kavramını açıklamada ki en güzel örneklerden birisi tarihte yaşananlarda gözükmektedir. ‘ Ayaklanmalarında başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra yoksul köylü kitleleri devlet baskısının ve vergi tahsildarının ulaşamayacağı ücra köşelere kaçmayı tercih etiler. 5

CUMHURİYET DÖNEMİ TARIM POLİTİKALARI

Cumhuriyet'in ilanı ile birçok alanda yapılamaya başlanacak olan değişimler; toplumun temel kesimi olan çiftçinin de yaşamında büyük değişimler getirdi. Ancak bu değişim uzun bir sürece değil, sadece belirli dönemlerde belirli uygulamalar olarak çiftçinin yaşamına nüfuz etti. Yine de Cumhuriyet'in ilanı ile beraber yüzyıllardır süregelen kul statüsünden vatandaş statüsüne köylü için geçiş başladı.

1923–1929 DÖNEMİ ;

İç ticaret hadlerinin tarım lehine bir seyir izlediği yılardır. Gelinen sürece kadar; Osmanlı tarım sisteminden kalan en büyük baskı aracı; çiftçinin devlete ödediği haraç olan aşar, 1925 yılında kaldırılmıştır. ‘ Aşarın kaldırılmasıyla yeni kurulan devletin de en büyük gelir kaynağı olan vergi kaybının giderilmesi için, dönemin en temel ihtiyaçlarından olan gazyağı ve şekere dolaylı zam getirilmiştir. 6 Devlet bir yandan tarımsal alanda kalkınmaları tetikleyecek mekanizmaları da kuruyordu. Bu bağlamda; örnek çiftlikler, tarım okulları ve istasyonları kurup, buralarda modern tarım alet ve makinelerini kullanarak çiftçiye örnek model olma amacı doğrultusunda hareket edilmiş, diğer yandan da ziraat bakanlığı aracılığıyla tarım makineleri ithal edilip çiftçiye kredi ile satılmıştır. Ayrıca tarım alet ve yedek parçalarından gümrük vergisi alınmamış, makinelerde kullanılan araçlarda akaryakıt vergisi alınmamıştır.

Devletin modern tarıma geçiş için sağladığı imkânlardan faydalananlar, maalesef sadece büyük çiftçiler olmuştur. Bu dönemde yine çiftçiyi tarihte ilk kez söz hakkı sahibi yapabilecek mekanizma olan ve çiftçinin menfaatine çalışması öngörülen örgütlü yapı kooperatiflerinde , yönetim kurumlarının çoğuna ağalar ve tüccarlar girerek, kooperatif sisteminin faydalarını kendi çıkarlarına kullanmışlardır. ‘' Köylü kooperatiften aldığı krediyi kooperatif kapısında çıktıktan sonra yönetim kurulu üyesi olan tüccara Borcunun karşılığı olarak teslim etmiştir . 7 '' Bu düzenin oluşmasında göz ardı edilemeyecek konulardan birisi de şudur: kurtuluş savaşı sonrası elde edilen başarılarda ön plana çıkan iki kesim olmuştur, bunlar, savaş liderleri ve devrimin tetikleyicileri olan askeri kanat ve savaş başarılarından kendine pay biçen burjuvazidir. Büyük tüccarlar ve toprak ağaları da burjuvazinin temeli olarak yeni kurulan devletin getirilerinden faydalanan ilk kesim olmuşlar devlet yönetimde ve karar mekanizmalarında en önemli görevleri üstlenmişlerdir.

1927–1929 yıllarındaki dünya genelinde etkisini gösteren bunalımların etkisiyle tarımsal alandaki gelişme durmuştur. Gelinen süreçte tarımsal alanda yaşanan bir diğer değişim ise; 30 yıllık imtiyazla yabancılar tarafından işletilen, 1912 yılında süresi dolmasına rağmen Osmanlı ya verilen borçlar karşılığı imtiyaz süresi uzatılan rejidir. ‘ Yabancı denetiminde iken ülkeye en fala 4 milyon gelir bırakan reji verilen çetin mücadeleler sonucu devlet tekeline geçmesi ile 22 milyon gelir sağlayan bir yapıya dönüşmüş ve sonraki yıllarda hayata geçecek kamu iktisadi teşebbüslerinin de temelini oluşturmuştur. 8 (reji; yabancı denetimindeki özellikle tütün konusunda kontrol mekanizması, kısıtlamaları, vergilemeleri belirleyen yapı)

Dönemin önemli olaylarından birisi ise İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresidir. Kongrede tartışılacak konuların başında köylü meselesi gelmektedir.600 senedir amaçsız, teşkilatsız bir idaren kurbanı olan köylüyü kurtarmak dönemin en mühim meselesi olarak görülmektedir. Bu öngörülerle beraber bir takım sıkıntılar dile getirilmiş ve taleplerde bulunulmuştur. Köylü için yapılacak işlerin en başında köylerde sıhhiye(sağlık) teşkilatı konusunda çözümler gelmektir. Konuyla ilgili bir köylü şu sözleri dile getirmiştir: ‘ bugün köylü, afsuncular, hoca kıyafetine bürünmüş üfürükçüler elinde kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Evvel sıhhiyeye çözüm gelmelidir çünkü vasi mikyasta teşkilatı sıhhiye vücuda getirilmeden yapılacak her teşebbüs akamete mahkûmdur. İstanbul'da bugün 4 ile 5 bin doktor olduğu söyleniyor. Hükümetin neşredeceği bir kanun ile gerek bu hâlihazırdaki gerekse yetişecek yeni doktorların mutlaka köylerde bir iki sene çalışmaları mecburiyeti sağlanırsa Anadolu nun en büyük ihtiyacı tatmin edilmiş olur. 9 ' ' 1923 de dile getirilen sağlık sıkıntılarına karşı günümüzde bile kasabalarda doktor sıkıntısı çekilmektedir. Dile getirilen bir diğer talep ise, ‘ köylünün istenilen modern verimli köylü modelini temsil edebilmesi için önce köylüyü; köyde ağanın, kasabada köylü ile hükümet arasında iş gören tefeci aracılardan, pazarda komisyoncudan ve haksız da olsa tefeci, otlakçı, sömürücü kesimin yanında yer almak zorunda olan jandarma tahsildar ve mübaşirin elinden kurtarılmasıdır. Bu da kendini köylüden yüksek gören her ferdin; köylüye saygı duyup onu adam yerine koymasıyla mümkündür. Ayrıca; mektep mezunları da; askerlik zorunluluğu gibi köylerde muallimlik etmeğe mecbur kılınılmalıdır. 10 ' '

1923'te İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresinde Reji başta olmak üzere ziraat asayiş, aşar, ziraat bankası, köylü itibarı, yol, orman, hayvancılık ve makineleşme gibi en temel tarımsal konular hakkında tartışmalar yapılmış, ancak birçoğu tam anlamıyla açık bir sonuca bağlanamamıştır. Toplumun %80 ‘ini oluşturan tarım kesiminin sorunlarının tartışıldığı ilk ve son olanak 1923–1929 cumhuriyet dönemindeki İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresi olmuştur.

1924'te kabul denilen Köy kanunu'na göre muhtar, hem seçimle gelen demokratik bir köy temsilcisi, hem de devlet memuru sayıldı. Bu yasa ile köyün en fazla nüfuslu ailesi; aynı zamanda devletin temsilcisi oluyordu. Asayişin kimlerce sağlanacağı da belirlendi; Köy Kanunu ile ağa-jandarma ittifakı resmileşmiş oldu.

Yine 1924'te çıkarılan bir yasa ile köylü ile tüccar arasındaki alıverişi yasal kılacak Ticaret Borsaları kurulmaya başlanır. Demokrat Parti öncesinde kurulan, 26 borsanın 24'ü tahıl, Ordu'da fındık ve Kars'ta hayvan alışverişine yöneliktir.

Gelinen süreçte her ne kadar Cumhuriyet'in köylüye yaklaşımı ‘Köylü Milletin Efendisidir' olsa da, köylü yönetim kademelerinde yer alamamış(büyük toprak ağaları hariç) köylülük için alınan kararlarda varlığının gösterememiş, görüşleri karar haline getirilebilecek bir bütün olmak yerine; adına kararlar alınan bir yapının önemsenmeyen parçası olmuştur. Burada dönemin koşullarını da göz önüne almak gerekmektedir. Eleştirel yaklaşsak ta Cumhuriyet'in yenilikçi yaptırımları küçümsenmeyecek derecede büyüktür.

Cumhuriyet dönemiyle gelen köklü değişimler kuşkusuz tarım kesiminde de kendini göstermek istemekteydi. Bu bağlamda yapılması gereken reformlardan birisi hatta en önemlisi de toprak reformuydu. Cumhuriyet'e Osmanlı'dan ‘büyük çiftçilik- ağalık','orta-küçük çitçilik' ile geçmişte tımar sahibi ve mültezime(aşarı toplayan komisyoncu) şimdi ise toprak sahibine bağlı ‘çok küçük topraklı ve ırgat köylülük' şeklinde olan, değişime direnç gösteren zorba bir yapı kalmıştır.

Toprak Mülkiyeti'nin Dağılımı

Osmanlı'dan alınan mirasla gelinen sürece bakıldığında; toprak mülkiyetindeki adaletsiz dağılımdan ötürü, toprak reformunun gerçekleşmesi gerekmekteydi. Ancak toprak ağalarının

Ülke yönetimindeki etkinliği bir reform paketinin gündeme alınmasını engelliyordu. Döneme büyük toprak sahipleri açısından bakıldığına, bu kişilerinin İzmir İktisat Kongresindeki en büyük taleplerinin ‘asayiş' konusunda olduğu görülmektedir. Boyundurukları altındaki köylü kimi zaman isyana teşvik etmekte bu da ağalar nezdinde endişeye neden olmaktaydı.

Toprak dağılımına bakıldığında ise, ‘ 1. Dünya Savaşı'nın başında tarımsal nüfusun %0.03'ünü oluşturan büyük toprak ağaları, tüm işlenebilir toprakların %39,3'üne sahiptiler. Nüfusun %2'sini oluşturan küçük toprak ağaları tarım arazisinin %26,2'sini ellerinde bulundurmakta, nüfusu %97'sini sağlayan köylü ise işlenebilir arazinin %34,5'ine sahipti. Kemalist devrimin hemen ardından Türkiye'de ortaya çıkan tablo ise en çok toprak ağalarının lehine olmuştur. Bu dönemde çıkarılan bir diğer yasa da 1926 tarihli Medeni kanun'dur. Kanun gereği toprak mülkiyeti devletçe güvence altına alınmış olup, padişahlık sistemindeki kul konumundan, cumhuriyet'in yarattığı yurttaş konumuna geçilmiştir . 11 ' Ancak Toprak reformu'nun gerçekleştirilememiş olmasından dolayı kanundan en çok yararlananlar büyük toprak ağaları olmuş, haksız sahip oldukları toprakları devlet güvencesine sokup, resmileştirmişlerdir. Büyük çoğunluklar ise cumhuriyetin yurttaş olma yetisinden faydalanamamış, topraksızlıktan dolayı kulluğa devam etmiştir.

Toprak reformunun kanunlar öncesinde şekillenememesi; kişi başına düşen gelir dağılımda çarpıklıklara ve uçurumlara neden olmuş, tarımsal hayatın şekillenmesi ve modern tarıma geçiş önünde aşılması mümkün olamayan engellere neden olmuştur.

1929–1945 Dönemi Tarım Politikaları:

1929 yılındaki büyük buhran sonrasında tarımsal anlamda da devlet politikasında birçok değişim kendini göstermeye başlamıştır. Buhran döneminde en büyük teselli ise; iç tüketimin ülkedeki yerli üretimce karşılanabilmesiydi. Gene buhran döneminde tarımsal ürün fiyatları Türkiye'de, gelişmiş ülkelere göre daha hızlı, sanayi mamul fiyatları daha az düşmüştür. 1930 yılında Ziraat makinelerine yönelik kanunlar çıkarılmış, tarımda makineleşmeyi destekleyen(yakıt, vergi muafiyeti) kolaylıklar sonucu özellikle traktör sayısında artış olmuş, fakat makineleşmenin gerektirdiği bakım alt yapısı kurulamadığından, birçok tarım makinesi kullanılamaz olmuştur.

Tarımsal ürünlerdeki fiyat düşüşü, 1929–1930 dünya bunalımı ile iyice hızlanmış, 1933–1934 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştı. Özel kesimin bekleneni verememesi ve 1929 tarihli büyük iktisadi buhran, devletin ekonomiye müdahalesini zorunlu kılmıştır. Öte yandan özel teşebbüsleri ekonomik bağımsızlık bakımından yeterli bulmayan Mustafa Kemal Atatürk, ‘ hem mali kapitülasyonların fiili etkilerinden kurtulmak hem de toplumun temel ihtiyaçlarının özel sektörce karşılanamayacağını, bunların kolektif ihtiyaçlar mahiyetinde olduğunu görerek bu faaliyetler bir devlet görevi saymış, anayasaya ‘Devletçilik' ilkesini koyarak devleti iktisadi hayata sokmuştur. Böylece Ulusalcılık da başlamıştır. 12 '

Özel girişimin öncülünde kalkınmanın olmayacağına inanan ilk isim olan Ekonomi Bakanı Celal Bayar ‘ en az 200 senen beklemeye niyetimiz yok. 13 ' diyerek devletin ekonomide bir an önce var olması gerektiğini savunmuştur. Aynı isim Atatürk'ün ölümünden sonraki süreçte ekonomide Devletçilik karşıtı duruşuyla yer almıştır.

Devletçilik ilkesini doğuran nedenlere baktığımız zaman; en büyük engellerden birisinin tarımda geri kalmışlık ve buna bağlı olarak köylerdeki feodal sistemin neden olduğu iç Pazar darlığıydı. Devletin ekonomide bu anlamda görevi ise; yerli girişimci ile varlığını kırsalda devam ettiren feodal ağalar arasındaki paradoksu ortadan kaldırmaktı. Kırsalda devletin kişiye özel sağladığı kredilerle daha da gelişen tüccar; kredi veriliş koşulları gereği kredi alamayan köylüye faizle borç veriyordu. Tüccar, ayrıca köylünün borç aldığı tüccardan başkasına mal satmasını sınırlandırıyordu. Dolayısıyla tüccar, ürünü pazardakinden düşük fiyatla ele geçiriyordu.

1936 senesine gelindiğinde ise sanayi alanındaki gelişme ve gelir artımı olduğu halde, zirai gelişim düşük kalmıştır. Ürün fiyatlarının yükselmesinden kaynaklanan bir gelir artımı vardı, fakat devlet yönetimi de sanayici de kalkınmanın yolunun, sanayiye hammadde sağlayacak en başlıca şartın iç kaynakların artımına bağlı olduğunu bilmekteydi. 1930 sonrasında kalkınma için hazırlanan projelerde 3 alan üzerinde durulmuştu; sanayinin gelişmesi için sanayileşme; sanayiye hammadde sevkıyatını sağlayacak olan demiryolu ve hammadde oranındaki artışı doğrudan sağlayacak zirai gelişme. Tarımda gelişme ve zirai kalkınmanın gerçekleşmesi için arayış yolları başlatılmıştı. Bunlardan bazıları sadece Türk toplumunda değil; dünya toplumunda da dikkat çekecek devrimlerdi.

1933 senesinden başlanarak, 1. Sanayi Planı uygulamaları neticesinde; KİT'ler kurulmuştur. Bunlar; Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.(1935), Ziraat Bankası, TEKEL, T.M.O.(1938), zirai kombinalar(1937) ve Tarım Satış Kooperatifleri(1935)'dir. Ülke sorunlarının otaya çıkardığı müesseseler olan KİT'lerin oluşturulmasındaki temel amaç; ekonomik kalkınmanın yanında sosyal kalkınmanın da sağlanabilmesi olarak öngörülmüştür. Tarımsal KİT'ler ve KİK'lerin kurulmasıyla, şekeri, sigarayı, üretim girdisi olan traktör, ilaç, gübre ve tohumluğu Türkiye'de üretmek, üreticilerle teknik hizmet vermek ve desteklemek, sonra bu kuruluşların yönetiminin çiftçiye devredilmesi hedeflenmekteydi.

1937 yılında ise; tarımsal kalkınmada devlet desteğini artırma konusu gündeme gelmiş, ilk etapta bir kısım toprak ağaları tasfiye edilmiş, dağınık köyler birleştirilmiş, zirai kombinalar(sulama birlikleri ve kooperatifler) açılmış Anadolu coğrafyası 12 su bölgesine ayrılarak Devlet Su İşlerinin temeli atılmış ve en önemlisi Türk Eğitim Tarihini de ilgilendiren bir devrim yapılarak Köy Enstitüleri açılmıştır.

1930'lu senelerin sonunda ise devletin ekonomiye müdahale alanı daha da genişledi ve müdahalelerin özel sektöre zarar vermeyecek şekilde yapılmasına dikkat edilmiştir. 1940'ta milli müdafaaya katkı amaçlı olarak çıkartılan Milli Kalkınma Yasası ile gerektiğinde zorunlu ücretle çalışma getirilirken, ekilen her arazi için, devlete bir çift öküzün verilmesi öngörülmüştür.

Savaş yıllarına geldiğimizde ise uygulanan ekonomik politikalar sonucu, tarımdan kaynaklanan sermaye birikiminin artığı görülmektedir. Tarımsal ürünler, özellikle buğday da büyük bir enflasyon kaynaklı artış gözlenmektedir. Bu dönemde piyasaya büyük ölçekte buğday sağlayabilenler büyük sermaye kazancı elde etmişlerdir.

Türkiye'yi bağımsız kılmak, kendi iç dinamiği ile geliştirmek için verilen mücadeleler; bürokrasinin tutucu kanadı, meclisteki toprak ağaları ile tüccar ittifakı tarafından boşa çıkarılmıştır. Geri kalmışlık tarihimizin ilk betonları bu sözde çoğulcu gerçekte bireyci düşünen kişilerce atılmıştır. ‘ M. Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra 1939 yılında dış politika da İngiltere ile ittifak oluşturulur. 1944'te Türkiye Bretton Woods antlaşmalarına katılarak, yüzyıl önceki Osmanlı politikası olan ‘ Beni koru, Beni güçlendir, Beni borçladır' söylemlerine geri döner bu politikalar sonucu, Anayasa'nın temel ilkelerinden olan Devletçilik, Halkçılık gibi ilkeler, Anayasayı değiştirmeden uygulanana ekonomik politikalarla fiilen ortadan kaldırılır. Dönemin Bayındırlık Bakanı olan Nihat Erim 'in mucidi olduğu ‘Küçük Amerika' yolculuğu başlar. 14 '

17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri kurulmuştur. Köylüye ‘yönetebilme' yeteneği kazandıran, eğitim yöntemiyle Cumhuriyet'in kurduğu tarımda bağımsız gelişmeyi sağlayacak Tarımsal KİT'leri, KİK'leri ve TSKB'leri devlet yönetimi vesayetinden devralacak, yönetebilecek çiftçi yetiştirme kaynağı olabilecekken, engellenmiş ve 4 Şubat 1954'te kapatılmıştır.

1942 yılında çıkarılan varlık vergisi ise; haksız kazançları bir defaya mahsus olmak üzere vergilendirmeyi hedeflenmişşede, uygulama ağırlıklı olarak azınlık olan tüccara yöneltilmiştir.

Savaş başında serbest bırakılan tahıl fiyatları sonucu, fiyatların hızlı artışı nedeniyle Toprak Mahsulleri Vergisi konulmuş, tahılda üretimin belirli bir bölümü düşük fiyatla zorla satın alınmıştır.

1937 yılından itibaren parti liderlerince savunulup, hükümet programına alınmasına rağmen ancak 1945'te Toprak Kanunu çıkartılır. ‘ topraksız çiftçi bırakmama' prensibini savunan, ‘ Her Türk çiftçisinin, ailesinin çalışarak geçinebileceği bir toprağa sahip olmasını 15 ' dile getiren Celal BAYAR , daha sonra Toprak Reformu aleyhtarlığına başlar ve Adnan Menderes , Emin Sazak, Ömer Lütfü Karaosmanoğlu gibi toprak ağaları ile ittifak kurarak Demokrat Partiyi kurarlar.

Türk Tarımının engellenen Kalkınma Yolu: KÖY ENSTİTÜLERİ:

Köyden alıp köye gönderme temel ilkesine dayanan ve CHP programında da yazıldığı gibi ‘ bilgiyi yurttaşa maddi hayatta başarı elde ettiren cihaz haline getirme 16 ' ilkesiyle; tüketici ve ezberci eğitim anlayışına son verilip, üretici iş eğitimine geçilmeli tezi savunularak 17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri kurulmuştur. Cumhuriyet'in atılımları ile beraber eğitim alanında da atılım yapılmak istenmesi, 1930 ‘lu yılların başında yapılan gözlemlerde köylere eğitimin gitmediğinin anlaşılması ve Mustafa Kemal Atatürk'ün dönemin Eğitim Bakanı Saffet Arıkan'a ısrarları sonucunda ilk olarak bir deneme yolu olacak eğitmen kursları ile Köy Enstitülerinin temelleri atılmıştır. Hatta M. Kemal Atatürk 1 Kasım 1937'de, TBMM'ni açılış konuşmasında eğitim alanında yapılacakları belirler: “ Okuma yazma bilmeyen tek bir yurttaş bırakmamak, ülkenin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, yurt sorunlarının dayandığı temel düşünceleri anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak birey ve kurumlar yaratmak… 17 ” . Amacı, ulusun egemenliğine dayanan, her tür sömürünün yok edildiği, işin emeğin en üstün değer sayıldığı, kazanımların halkça paylaşıldığı, çağdaş, uygar, her vatandaşın mutlu olduğu, tam bağımsız, laik, bilimin öncülüğünde sürekli gelişmeye açık bir sosyal devlet, bir Cumhuriyet kurmak olan Atatürk'ün bu devletin temellerinin sağlamlığı için ulusun tümünü eğitip biçimlendirmeyi yaşamsal saydığı, devrim atılımlarını gerçekleştirecek yeni kuşakların bu amaçlara göre yetiştirilmelerini istediği, devletin güvencesini bunda gördüğü, bunu sağlamak için de amaca uygun bir eğitim sisteminin yaratılmasına büyük önem verdiği anlaşılıyor.

Alışılmışın dışında bilinçli bir eğitimci olan ve köylülüğün sorunlarını bilen İlköğretim Genel Müdür vekili İsmail Hakkı Tonguç 'un genel eğitim içine teknolojik eğitim eklenmesine dair tezi ile Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel' in de destekleri ile 1940 ta kurulum gerçekleşti. Tonguç 'un 1946 yılında ilköğretim kavramında da yazdığı ‘ klasik yöntemle yetişen öğretmenlerin, köye gitmediği, gidenlerin yararlı olmadığı biliniyor. Öğretmen adayları köyden alınıp, köyde eğitimin gereklerine uygun donanımda yetiştirilerek, kendi köylerine ya da yakın köylere gönderilmelidir. 18 ' görüşü neticesinde öğretmen okullarında çıkanların yüzde 90'ı bundan sonra köyde görev alacağı düşünülmekteydi.

1937 yılında köyden alıp köye gönderme ilkesi gereğince ilk olarak askerliğini çavuş olarak yapmış köylülerden seçilenler, 8 aylık bir eğitim sonucunda 3 yıllık eğitmenli okul uygulaması başlatıldı. Eskişehir'deki Çifteler kasabasında 40 erkek öğrenci ile başlayan eğitimle hızla büyüyecek bir eğitim ordusun temelleri atılıyordu. 1940 yılında Ankara'dan marşlar eşliğinde yürüyerek geldikleri kurak, ıssız, çorak arazide kendi alın terleri ile ilk eğitim yuvalarını kuran, daha sonra ülkenin çeşitli bölgelerinde gene kendi emekleri ile onlarca okul kuran öğrenciler, ilerleyen yıllarda bu ortamlarda tarımdan tekniğe, tiyatrodan keman derslerine, hasta tedavisinden köylüye klasik müziği sevdirme gibi birçok konuda, modern hayatın eğitim neferleri olmuşlardır. Beş yıl içinde; eğitim reformu, en kötü şartlar içinde kurdukları binlerce yapı, çorak ovalarda tutturdukları binlerce ağaç, gelmez dedikleri yere getirdikleri su, gidilmez dedikleri yerlere gönderdikleri eğitmenler hem de zanaatları ile birlikte, ülkeyi kalkındırmayı ve demokratikleştirmeyi etkileyecek ülke tarihinde sonuç almış en güçlü 2. örgütlü yapıyı oluşturan enstitüler, köy çocuklarını Atatürk devrimlerinin ve Kemalizmin toplumsal yapısını kurmakla görevlendirmişlerdi. Köy enstitüleri; insanın bağnazlıktan kurtarıldığında nasıl yaratıcı ve üretici yurttaşlar olabileceğinin kanıtıydı. Yetişen yerel aydınlar sayesinde; köylü kulluktan yurttaşlığa tam anlamıyla erişecek, sömürü düzeni karşısında eğitmenden öğrendiği teknik, zanaat gibi artılarla çaresiz kalmayacaktı.

‘Köy enstitülerinin en büyük özelliklerinden biriside; öğretim ile eğitimin ayrılmazlık ilkesi idi. Okul insanı bir bütün olarak ele alacak, ahlakını bilgisinden, kafasını gönlünden ayrı düşünmeyecek, ders öğütün, öğüt dersin içine girecek daha doğrusu biri ötekinin ta kendisi olacaktı . 19 ' Bu fikri günümüzde uygulayabilen tek yapı ise bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikelerden birisi olan irtica yuvaları olan eğitim yerleridir. Buradan çıkarak şu sonuca varabiliriz: köy enstitüleri öğretmenin eğitmen olmasını, bir çeşit devrim ve aydınlanma misyonerliği, cumhuriyet imamlığı yapmasını istiyordu. Nitekim köyüne giden eğitmen, okulda kendisine öğretilenleri yerine getiriyordu. Suyu olmayan köye su getirme yollarını buluyor, okulun olmadığı yerlerde okulu yapıyor yaptırıyor, köylüye modern tarımı ve aletlerin kullanımını, ilkyardım ve temel sağlık kurallarını öğretiyor, arıcılık, meyvecilik, sebzecilik, terzilik, duvar ustalığı, çevrecilik gibi yaşamda yenilikleri ayrıca köylüyü sosyal anlamda geliştirecek sanat(çinicilik, boyama gibi), müzik ve edebiyat alanlarında uğraş veriyordu.

Okulda öğrenciler; mandolin, keman, bağlama enstrümanlarından mutlak birini öğreniyor, 25 dünya klasiğini mutlaka okuyordu. Cumartesi günleri bütün öğretmen ve öğrencilerin katılımıyla bir eleştiri toplantısı gerçekleşiyor böylece öğrencilere adalet, eşitlik inancı gibi konularda Kemalizmin temel aldığı eleştirel yaklaşım ve sorgulama olgusu öğretiliyordu. KE'nin kurulumundan, dolayısıyla köylünün sorgulama bilincinin gelişmesinden rahatsız olan muhalif toprak ağalar ve bazı kesimler, enstitüyü karalama kampanyasına ilk olarak Milliyetçilik İlkesi üzerinden başladılar. Enstitüde söylenen bir türküye ve öğretmenlerin öğrencilere tavsiye ettiği kitaplara dayanarak enstitünün yeterince milliyetçi olmadığı yönünde karalama kampanyaları başlatılmıştı. Özellikle 1943 senesinde tanınmış bir Alman yazarın Köy enstitülerinde Çehov, Shekespeare gibi dünyaca tanınmış tiyatro yazarlarının eserlerinin köylü öğrencilerce sahnelendiğini duyması ve Türkiye'ye bunu görmek üzere gelmesi ve kendisine solcu- komünist lakabı dikte edilen yazar Sabahattin Ali'nin eşlik etmesi ile kampanya daha da kızıştı. Sabahattin Ali 'nin enstitüde bir gece kalması ve öğrencilerle sohbet etmesi üzerine; bazı anti-komünist kişilerin, polise ihbarda bulunması Köy Enstitülerini yeniden gündeme taşımıştır. Komünist yuvaları gibi söylemlerle iyice alevlenen tartışmalar, muhalif toprak ağalarından olan Emin Sazak 'ın kötüleme amacıyla ‘ Her Köy Enstitülü kendini bir Atatürk sayıyor. 19 ' demesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. Oysa amaç da bu doğrultuda devrimci, sömürüye hayır diyen, vatansever, insan sever, bilim sever ahlaklı Atatürk Çocukları yaratmaktı. Köylünün kabuğunu kırma, kendi topluluğu içinde çalışma, söz ve karar mekanizmaları oluşturabilecek ‘insan'ı üretmeyi sağlayan KE ülkeyi yöneten blok tarafından kuşkulu görülüyordu. Enstitünün en büyük desteği Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de oluşan tepkiler karşısında enstitüye olan desteğin geri çekmişti. Ve enstitüler, 4 Şubat 1954'te öğretmen okulları ile birleştirilerek tümü ilk öğretmen okulu adını almış ve kapatılmıştır. İnönü 1946'da yaptığı bir konuşmada; ‘ bütün siyasi ve askeri hayatımdaki vazifelerin hiçbirini önemsemeden diyebilirim ki öldüğüm zaman Türk milletine iki eser bırakmış olacağım. Bunardan biri Köy Enstitüleri, diğeri de müteaddit(çoklu) partilerdir. 20 ' demiştir.

Köy Enstitüleri, Köy Birlikleri, zirai kombinalar, kooperatifler ve toprak reformu bütünselliği ile düşünüldüğünde, engellenmek yerine eğer uygulama ortamı sağlansaydı, Türk köylüsünün kurtuluşu gerçekleşebilirdi. KE'nin eğitim hamleleriyle devrimci köy liderleri yetiştirilecek, köylü kendi sorununu kendi çözebilecekti. Böylece Türkiye'nin sancısının çektiği birçok sorun en temelden, en sağlam yolla çözülecekti ama gerici kesimin baskıları, sırf kendi çıkarlarını bozacak devinimlerin önünde durması ve toplumculuk bilinciyle harekete geçen her mekanizmayı kötüleme, sindirme galip gelmiş ve Enstitüler Türk Tarihinde kanayan bir yara olarak varlığını hep sürdürmüştür.

1946–1960 Dönemi:

2. dünya savaşı sonrasında dünya engellerinin değişmesi, ortaya blokların çıkması, uluslar arası işbölümünün yeniden belirlenmesi ve kapitalizmin egemen gücü olarak Amerika'nın Avrupa ekonomisi; özellikle azgelişmiş ülkelere yönelik yaptırımları ortaya çıkarmıştı. 1944 yılında imzalan anlaşma Bretton Woods antlaşması ile Türkiye de kapitalist blok içinde yer alacağını ortaya koymuştu. Savaş sonrası bir Amerikan politikası olan, azgelişmiş ülkelere yardım gündeme gelmiştir. Yardımlar borçlandırma şeklinde veriliyor, insanlık görevi olarak propaganda malzemesi yapılan bu politika aslında ülkelerin sosyalist anlayışla yakınlaşmasını önlemeyi amaçlıyordu. Ayrıca verilen borç karşılığında ABD'nin istekleri olan tarımda makineleşme dolayısıyla dış ticaret ve yabancı sermaye girişini serbestleştirme ve bu alandaki engelleri aldırmayı kaldırma şartı getirilmişti. 1950 senesinden başlanarak Türkiye bu kalkınma stratejisini kabul etti ve Marshall yardımını aldı. Yardım çerçevesinde hızlı bir traktörleşme ve ABD'nin Vietnam da kullandığı eski araçlara yönelim başladı. ‘ Ülkemiz üretim girdileri çerçevesinde ülkemize traktör alımı dayatılırken, İtalya da traktöre fabrikası kurulması sağlanıyor, dışa bağımlı tarım ülkesi rolünü Türkiye üstleniyordu. 20 ' 1950 de Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti iktidar olmuş, ülkemizin iç dinamikleri olan KİT'ler, KİK'ler, TSKB'leri ile tarımsal üretim gidilerini Türkiye'de üretmek yerine dışa bağımlı hale getiren politikayı tercih etmişlerdir. Ekonomide planlamanın rafa kaldırılması, tarımsal gelişmeyi sağlayıp katalizör görevi üstlenecek, ayrıca kalkınmayı sağlayacak olan sanayileşme, beraber yürütülememiş ve ekonomide dalgalanmalar sonucu ilk IMF anlaşmaları 1952 yılında yapılmıştır. Halkın gözünde ise günümüzde de hala devam eden bir hayal varlığını göstermektedir. Adnan Menderes döneminde ülke şüphesiz birçok değişime tanık olmuştur. Sorulması gereken ise bu değişimi meydana getiren faktörlerdir. CHP'nin 1940 ta savaş yıllarındaki tasarruf politikasını eleştirenler, o tasarrufları kullanarak ülkeye hizmet getirdiklerini unutmaktadırlar. Ayrıca bu tasarrufların kullanılış biçimi de sorgulanmalıdır. Eğer eldeki tasarruflar ülkeyi kalkındıracak sanayi hamleleri ve iç dinamiklere tıpkı Almanya, Japonya gibi yönlendirmiş olsalardı; bugün ülkemiz ABD'ye IMF'e ve AB'ye bağımlı olmayacak, onların önünde muhtaç olmayacaktı. Türkiye'nin en büyük sıkıntısı işsizlik ve buna paralel terör, çarpık kentleşme ve getirdiği olumsuz etmenler( su krizi, çevre kirliliği, trafik vs.) ortaya çıkamayacaktı.

Dönemi özetlersek;

•  Girdi( gübre, ilaç, alet ve makine) kullanımı artmış, aynı zamanda Türkiye tarımında girdi kullanımı temininde dışa bağımlı kılınılmıştır.

•  Planlı ekonomi rafa kaldırılmıştı.

•  Çiftçiyi topraklandırma Kanunu sözde Gerçekleştirilmiş gerçek amacından çarpıtılmıştır.

•  İç dinamikler Marshall Planı dayatmalarına maruz bırakılmıştır.

Çözüme götürecek yol olacakken sabote edilen değişim: TOPRAK REFORMU

Toprak ve sermaye, üretim için birbiriden ayrılmaz iki etmendir. Bu iki etmene insan emeği de eklenince üretim oluşmaktadır. Üretim olanaklarına sahip olanların güvensizlik ve endişelerinin olmaması için bir dayanağa ihtiyaçları vardır. Üretici açısından bu dayanak topraktır. Dolayısıyla üretici mutlaka toprağa sahip olmalıdır. Bunun gerçekleşmesi durumunda teknik, ekonomik, sosyal ve politik birçok faydalı gelişme sağlanır. Bu çerçevede toprak reformu Türk çiftçisi için çok önemlidir. Toprak reformu söylemlerinin çıktığı ilk günden itibaren tartışmalar tek taraflı olmuş, önerileri irdeleyen, engelleyen taraf büyük toprak sahipleri olmasına karşın, sorunu tartışacak yapıyı topraksızlar ya da az topraklılar oluşturamamıştır. Bunun en önemli sebebi, toprak reformunun halka tam anlatılamamasıydı.

1934 yılından itibaren ülkemizde ilk defa topraksızlardan ve toprağı yetmeyenlerden söz edilmeye başlandı. 1936 yılında Atatürk meclis açılış konuşmasında bu konuya işaret etmiş ve ‘ Toprak Kanunun bir neticeye varmasını kurultayın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behammel lazımdır. Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise; bir çiftçi ailesini geçindirebilecek toprağın, hiçbir sebep ve hiçbir suretle bölünemez bir mahiyet alması… Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğini arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazımdır. 21 ' İnönü 1936 yılı aralık ayında toprak reformu üzerinde ısrarla durmaktadır: ‘ yurdumuzda topraksız çiftçinin sayısı, her tasavvurun üstündedir. En ziyade toprağı bile taksim edilmiş yerlerimizde bile, köylünün yarısında yakın bir miktarı topraksızdır. Başkalarına ait Topraklar üzerinde, çok fena şartlar içinde ve çok verimsiz olarak çalışmak mecburiyetindedirler. Hiçbir vakit hiçbir adamın malını cebren zaptedmek fikrinde değiliz. Fakat hiçbir zaman köylüyü ilelebet topraksız kalmaya mahkûm eden dar bir çerçeve içinde bırakmaya razı olamayız. Toprağı köylüye dağıtmak meselesi, medeni memleketlerin birer birer içinden geçtiği ve rejim agrer namını alan zirai bir ilerleme safhası olmuştur. Memleketimizin de bu safhadan geçmesi, bir tekâmül eseri olacaktır. 22 ' İnönü daha sonraki yıllarda ‘ batakçı toprak ağasının kökünü kazıyacağım. 23 ' diyecek kadar tutumunu değiştirmiştir. CHP' nin de programına giren toprak reformu ile genel sekreter Şükrü Kaya toprak reformunun zorunluluğunu savunmuş ve mecliste, ‘ on sekiz milyon Türk'ün on beş milyonu çiftçi yarısından fazlası kendi toprağında çalışmıyor eğer bu büyük kitleden bir milli menfaat bekliyorsak topraksız çiftçiyi ötekinin toprağında çalışmaktan kurtarmalı, kendisini kendi toprağına hâkim kılmalıyız. Eğer bunu halledemeyecekse çiftçiyi Cumhuriyet'in ve devrimin büyük nimetlerinden mahrum bırakmış sayılırız. 24 ' demiştir. Tartışmalar 1945 yılında ciddi boyutlara ulaşmış ve ‘çiftçiyi topraklandırma kanunu' adı ile çıkarılmıştır. Ancak kanun büyük toprak ağalarına endişe verecek biçimde hazırlanmadı. Türk tarımını kurtaracak, toprağı olmayan ezilen çiftçiye nefes aldıracak reform, yüzeysel bir değişim olarak kalmıştır. Toprak reformunun gerçekleştiren ülkeler olan İtalya, Almanya, Yunanistan, güney Kore gibi ülkelere reform sonrası tarımsal verim minimum % 300 artmış, üretimdeki artış günümüzde de bu ülkeler açısından etkisini göstermiş ve neticede bu ülkeler gelişmiş, sanayileşmiş birer ülke olmuşlardır.

1961–1984 dönemi:

Gerçekleşen askeri darbe ve neticesinde yönetime el koyan askeri kanat, ihtilal bildirgesinde ‘NATO'ya CENTO' ya bağlı olduklarını bildirmişlerdir. 1950 de Marshall yardımı ile başlayan dış baskılar ile yönetim devam etmiş, önceki dönemlerde izlenen tarımsal ve ekonomik politikalarda belirli yıllar haricinde bir değişim gözlenememiştir.Tarımsal anlamda bir yenilik getirebilecek tek şey ise GAP olarak adlandırılan ve amacı hem kapsadığı ve Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan ve Mezopotamya olarak da adlandırılan bölgede tarımsal gelişmeyi sağlayıp verim elde etmek dolayısıyla susuzluktan işlenemez toprağa su götürüp ürün elde etmek hem de burada insanlara istihdam sağlamaktı. Günümüzde de hala tamamlanamayan ve temel amacından saptırılarak enerji üretim merkezine dönüştürülen bu alan devlete yaklaşık 35 milyar dolara mal olmuştur. Kurulan barajlardan elbette ki enerji elde edilmesinden doğal bir şey olamaz ama bir kalkınma projesi olan ve devlete çok ciddi rakamlara mal olan bu yapılar birçok gelişmede kullanılmalıdır.

1971 askeri darbesi ve sonrasında 1973 yılında kurulan hükümet, emekçi kesimde bir hareketlenme ve ümit duygusuna neden olmuştur. Bu dönemde çiftçiye büyük önem verilmiş, girdi fiyatları düşürülmüş, üretimin sanayideki payın artması ile kişi başı gelirde artım olmuştur. Ayrıca bu dönemde sendikalaşmanın etkisi ile köylerde yavaş yavaş toplumsal bilinçlenme kendini göstermeye başlamıştır. Kooperatifçilik büyü bir önem kazanmıştır. 1974 Kıbrıs harekâtı sonrası Amerika ile bozulan ilişkiler özellikle 1976 senesinde Amerikanın Türkiye ye sert bir biçimde Afyon yöresinde haşhaş üretiminin yasaklanmasını istemesi, hükümetin çiftçiyi düşünerek bunu reddi ile ilişkiler gerilime dönüşmüştür. Ancak sonrasında gelen sözde mili hükümet Amerikan çıkarlarına boyun eğmiştir.

Dönemi genel olarak değerlendirecek olursak;

•  Üretimin modernleşmesi ve tarımda makinalaşmanın artışı ile teknolojiye dayalı verimlilik artmıştır.

•  Tarımsal ürün fiyatlarında kısmen de olsa artış gözlenmiştir.

•  Küçük üreticilik bu süreçte de varlığının korumuştur.

•  Pazar için üretim esas alınmıştır.

•  Kırdan kente göç hızla artmaya devam etmiştir.

•  Topraksız köylü oranında artış devam etmiştir.

•  Bu süreçte köylü sadece üretendi adına karar veren ise ABD ve IMF ti.

1980 ve Sonrası:

1980 yılında IMF ve Dünya Bankasının yaptırımı olan 24 OCAK Kararları gündeme geldi. Toplumsal muhalefetin büyük olması, halkın, gerçek emekçilerin kararlı duruşları bu karların uygulanabilir olmasını engelliyordu. Bu noktada devreye sözde milli ordu devreye girdi ve 12 Eylül darbesi gerçekleştirilerek, demokratik haklara balta vuruldu. Darbeyle beraber, ülkemizde serbest piyasa ekonomisinin önü açılıyor, tarımsal anlamda ise dışarıdan hiçbir ürün almadan kendimizi idare edebilecek kaynaklara sahipken, bu kaynaklar bilinçli olarak terk ettiriliyordu. 1917 yılından beri dünyanın politik gündemini belirleyen iki kutupluluğun son bulması serbest piyasa koşullarının oluşmasına ivme kazandırmıştı.

Bu dönemde Türk ekonomi ve siyasi literatürüne yeni bir kavram monte edildi: ÖZELLEŞTİRME . Buna göre; tarımsal KİT'ler, KİK'ler, TSKB'ler zamanla özerkleştirilip çiftçi yönetimine terk edilmek yerine, özelleştirme kapsamına sokulmuş, yönetimi parayı verene teslim edilmiştir. Çiftçi yabancı ve yerli tekellerin isteğine göre üretim yapma pozisyonuna sokulmuş, devlet çiftçinin üretimine kota getirmiştir. Gene bu dönemde yabancı burjuvazinin Türk direktörü Turgut ÖZAL sayesinde Tarım ve Köy işleri Bakanlığı içi boş bir yapıya dönüştürülmüş, süregelen hizmetlerinden alıkonulmuştur. Örneğin toprak, su, zirai mücadele, karantina, veteriner işleri, zirai hizmetler gibi konularda devlet kendini pasifize etmiş, sadece lüzum gördüğünde nasihat veren çok zor durumda kalmadıkça müdahale etmeyen bir yapıya bürünmüştür.

Özelleştirmeye paralel olarak yabancı yatırımcıya sağlanan imtiyazlar sonucunda ülkenin birinci sınıf verimli arazileri sanayi kuruluşlarına ( Sakarya'da Toyota-sa gibi) bedelsiz verilmiştir. Kendi ülkesinde bulamadığı imkânları Türkiye'de bulan girişimci doğaya zarar vermeyecek arıtma yapıları kurmak yerine zehirli atıklarını ırmaklara ve denizlere boşaltmayı yeğlemiş, karşısında bu kararından vazgeçirecek güçlü bir direniş bulmamıştır. Yabancı yatırımcının gelmesi, ülkemizde iş olanağı yaratması kuşkusuz memnuniyet vericidir fakat bu fabrikalar özellikle terörle beraber büyük sıkıntı çeken ve OHAL neticesinde en büyük gelir kaynağı olan toprağını terk etmek zorunda kalan doğu ve güney doğu illerine de yapılabilirdi. Böylece istenmese de oluşan doğu- batı ekonomik ve sınıfsal farkının ortadan kalkması sağlanabilirdi.

Tarımsal anlamda çiftçiyi ilgilendiren bir diğer durumda devlet kontrolünde ürün için belirlenen fiyatlardı. Ürün için belirlenen fiyatlar, üretim girdilerinin ve tüketim mallarının karşısında güç yitirmiş, yüksek enflasyona karşı ürün bedellerinin de zamanında ödenmemesi sonucu çiftçiler iyice yoksullaşmışlardır. Bunun sonucunda üretimde yeterli gelişme önlenmiş, üretim artışı dönem boyunca nüfus artışının gerisinde kalmış, seçim yılları haricinde ürün fiyatları sürekli TEFE'nin gerisinde kalmış, kişi başına besin maddeleri üretimi düşmüştür. Tarımsal nüfus erimeye başlamış, devletin GSMH'ı içindeki tarımsal oran azalmıştır. Desteklemeler sektörün gelişmesini sağlayacağı yerde siyasal amaçlı kullanılmış, bölgeye özgü olan kaliteli ürünü destekleyeceğine belli başlı ürünlerde verilmiş, ithal ürünler olan gübre, ilaç gibi maddelere verilen destekler, tohuma, sulamaya verilen destekten büyük olmuştur.

1994 yılındaki gümrük birliği anlaşmalarıyla Türk Tarımı yeterli gelişimi gösteremediğinden, dolayısıyla kaliteli talep gören ürünü pazara sunamadığından, pazarda yer edinememiş, dolayısıyla dış ticaret açığının artmasına katkıda bulunmuştur. Örneğin; ülkemizde sadece iç Anadolu bölgesinde Konya ve Polatlı'da üretilen buğday iç talebi karşılayıp hatta ihracat bile yapabilecekken ülkemizin her bölgesinde buğday ekilmesine karşı gene de buğday ithal ediyoruz. Bu sadece buğdayla sınırlı değil, birçok tarım ürünün için geçerlidir.

AB macerasının artması ile beraber ikil anlaşmalar gereği tarım önemli bir kısmı oluşturmaktaydı. ‘ 2007 yılının mart ayında AB tarafından hazırlana Türkiye ilerleme raporunda en önemli kısmı 83000 sayfanın 46000 sayfasını oluşturan en önemli konu hatta AB'ye giriş için öngörülen en büyük engel olan Tarımsal konulardı. AB dolayısıyla WHO denilen dünya tarım örgütü Türkiye'den tarımsal nüfusunu % 34 den % 8 e düşürmesini şart koşmaktadır . 23 ' Türkiye gibi resmi rakamlara göre 7 milyon olan işsiz sayısına bu oranın eklenmesi ile beraber 13 milyon işsize ulaşması kaçınılmazdır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

- Öncelikli olarak konuya ilişkin erkler mekanizması olan devletin, Tarımsal bir sorunun varlığını kabul etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması için gerekli, uzman kişiler, varsa tarımsal sendikalar ve ziraat odalarının görüşleri önem arz etmelidir. Şunu da göz ardı etmemek gerekir; tarımsal problemler yüzeysel kalmamalı; AB ile ilişkilerden iç Pazar ile ilişkilere, hatta ürünün pazara sunumunda aracı olan mekanizmalara, diğer yan sektörlere, sanayi ile olan ilişkilere kadar daha sayılabilecek birçok konuyu kapsayan açılımlar ve reformlar yapılmalıdır. Tarım konusu geniş perspektifte ele alınmalı gerektiği takdirde devrimsel değişimler kendini göstermelidir. Unutulmamalıdır ki; kalkınmadan sosyal yaşama kadar, yaşamda pay edinmiş birçok olgunun en temelini kırsal yaşam yapısı oluşturmaktadır.

- Bir diğer tarımsal sıkıntı konusu ise; her ne kadar toplumumuzun tarımsal gelişimi 80 yılı aşkın bir süredir devam ettiği düşünülse de, bunun sadece tarımda makineleşme ile sınırlı kalmasıdır. Oysaki tarımsal modernize sadece makineleşme ile sınırlı değildir. Batı devletlerinin örneğin Avrupa'nın tarım devi Hollanda'nın günümüzde tarımsal anlamda kullandığı birçok teknik, maalesef ülkemizde çok az sınırlı alanlarda( devlet üretme çiftlikleri ve bazı özel sektör çiftlikleri) kullanılmaktadır. Bu durumdan çiftçiyi sorumlu tutmak elbette yanlıştır. Sonuçta sosyal devletin görevlerinden olan bilgiyi yurttaşın kullanabilmesi için ona götürecek mekanizmaların devlet eliyle oluşturması gerekmektedir. 1929–1945 arası bu mekanizmaların kurumlu için çabalar gösterilmişti. Bu bağlamda devlet, üretimin her aşamasında çiftçiye örnek teşkil edecek istasyonlar ve çiftlikler kurmuş, ilk hedefte çiftçiyi bilinçlendirmeye yönelik kooperatifçilik anlayışının yaygınlaşması için uğraş vermişti. Hatta sonraki süreçte köy enstitülerinin de temel mantığını oluşturan tarımsal uzmanlar yetiştirmek için okullar açmıştı. Fakat bu devinimlerin varlığını uzun zaman dilimine yayamaması dolayısıyla tarımda gelişme sekteye uğramıştı. Bugün ülkemizdeki devlet üniversitelerinin yaklaşık yarısından fazlasında Ziraat fakülteleri ve her yıl binlerce ziraat mühendisi mezun olmasına rağmen, devletin bu işinde uzman vatandaşlara iş imkânı yaratmaması neticesinde birçoğu farklı alanlara yönelmektedir. Aynı durum tarımın bir yan kolu olan hayvancılık ve hayvan uzmanı olan Veteriner hekimler için de söz konusudur. Oysaki devlet açtığı tarım çiftliklerinde, tohumluk satmak, kendi ihtiyacına yönelik ürün yetiştirmek, yetiştirdiği hayvanları ve onun ürünlerini satma anlayışı yerine, bu çiftliklerle ve yetiştirdiği ziraatçılarla çiftçiye üretimden, sulamaya, ilaçlamaya, gübrelemeye, nadas tekniklerine, ekim ve biçim tekniklerine ayrıca hayvancılık konusunda ülkemize ve yaşadığımız bölgelerin doğal ortamlarına özgü ırklar yetiştirip bunları köylerde çiftçilere anlatıp yetiştirmelerine yardımcı olsa, bugün büyük sorunlara neden olan su sorunu, ekolojik bozukluklar, nesillerin yok olması kuş gribi gibi hayvansal hastalıklar, organik beslenememe, tarımda verimsizlik, bilinçsiz doğaya zarar, süne ile mücadele edememe ve daha sayılabilecek hem sosyal hem ekonomik birçok problem ortadan kalkacaktır. Gerek çiftçiye gerekse devlete ekonomik anlamda çok küçük bir matrah oluşturacak bu yapılar özellikle uzmanla hareket etme, geri dönüşte maliyetini karşılayacak hatta üretimde elde edilen verimle hem devlete hem de şahıslara büyük karlar elde ettirecektir. Uygulanması takdirinde üretimde kaliten, sağlık, doğal kaynaklara fayda, pazarda talep artışı, istihdam gibi daha sayılabilecek ekonomik birçok konuda fayda getirecektir.

- Ülkemizin gündemini oluşturan konulara baktığımızda son günlerde en çok ön plana çıkan sorunun terör ve kuraklık olduğu görülmektedir. Özellikle terör konusu uzun yıllardır devam etmekte, askeri mücadele dışında herhangi somut bir yapı kendini gösterememektedir. Özellikle güneydoğu ve doğu Anadolu bölgelerinden, terör örgütüne katılımlara baktığımızda, kişilerin en çok ekonomik sorun yüzünden böyle bir yola başvurduğu görülmektedir. Eğitim düzeyinin düşük olması, aile nüfusunun kalabalık olması, en önemli geçim kaynağı olabilecek topraktan yoksun olma gibi nedenler sadece terör anlamında değil, göç sonucu özellikle büyük şehirlerde birçok sıkıntıya da neden olmaktadır. Hatta yaşadığı köyün toprak ağası en bireysel hakkı olan oy kullanma konusunda bile kendine müdahale edebilmektedir. Bu bağlamda yapılması gereken en öncelikli işlem, bu insanlara iş, dolayısıyla ekonomik ve sosyal yaşam sağlayacak yapıyı oluşturacak bir toprak reformunun yapılmasıdır. Peki, bu reform nasıl gerçekleştirilir? Gerek 1926 yılındaki Medeni Kanunla gelen mülkiyet hakkı gerekse diğer resmi ya da gayri resmi yollardan özellikle büyük toprak ağalarının elde ettiği topraklar devlet güvencesi altına alınmış bulunmaktadır. Yani devletin doğrudan şahısların toprağına el koyması kişilerin demokratik haklarını ihlal manasına gelmektedir. Burada yapılacak olan ise devletin toprak mülkiyetine kota koyması, ailenin nüfus yapısına göre, ayrıca toprağın miktarına göre teşvik ve vergilendirme yapmaktır. Örneğin 1000 dekarın üzerinde arazi sahibi olunmasına izin verilmemeli, 500 dekardan sonra ise vergi ve teşvik konuları özel istisnai kurallara bağlanmalıdır. Ayrıca bilindiği üzere ülkemizdeki ekilebilir arazilerin ¼ ü kamunun malıdır. Hazine arazisi olarak adlandırılan bu topraklar ciddi değerlendirmeler yapılmadan ve ihaleye sunulmadan yıllardır aynı şahıslara çok düşük bir kira bedeli karşılığında kiralanmaktadır. Hâlbuki bu toprakların kiralanması konusunda özel şartlar getirilse örneğin; sadece 20 dekardan az arazisi bulunan ya da hiç arazisi bulunmayan köylü vatandaşlar ekebilir gibi bir kurala bağlansa ülkemizin özellikle doğu bölgelerindeki demografik yapıda değişim kendini göstereceği ve yılardır zulmün simgesi olan ağa-bey yapısı demokratik toplumcu bir biçimde düzene kavuşacaktır. Böylece her gün görsel medyada gördüğümüz birçok sıkıntı( maddi sıkıntılar yüzünden göç, çocuğunu okula gönderememe, sağlık sorunları vs.) çözüme doğru yönelecektir.

- İnsanları yaşama bağlayan en önemli nedenlerden birisi de şüphesiz beklentileri yani umutlarıdır. Umut, insanda yapacağı eyleme yönelik çabayı, arzuyu ve inancı doğurur. Maalesef bugün Türk köylüsü umutsuzluğun en büyük temsilcilerindendir. Cumhuriyet tarihinde baktığımızda sürekli kendilerine refaha yönelik vaatler siyasilerce söylenmesine rağmen çoğunun gerçekleşmemesi çiftçiyi umutsuzluğa sevk etmiştir. Bugün çiftçinin en büyük beklentisi, kendisine amaçsız ama dolaylı yoldan zararlı olacak destekleme adı altındaki karşılıksız olduğu söylenen paranın zamanında ödenip ödenmeyeceğidir. Gerek sosyal anlamda gerekse ekonomik hayatta katalizör görevi görecek bazıları yakın dönemde bazı siyasi partilerce açıklanan planlara itibar etmemekte, güvenmemektedir. Hakkını talep etmek çiftçiye yabancı bir terim gibi gelmektedir. Ürünün satamaması, açıklanan fiyatı beğenmemesi, emeğin karşısını alamaması, her geçen gün yaşam standardının düşmesi karşısında tepkisini anlık dile getirir ancak mevcut durumuna karşı değişime getirecek gerek siyasi gerekse sivil hareketlere destek konusunda çekingen kalmakta, mağlubiyete kader deyip razı olmaktadır.

- Önemli konulardan biriside hiç şüphesiz siyasi seçimler zamanı gündeme gelen bazı stratejik ürünlerin durumudur. Özellikle fındık, çay, pamuk, turunçgiller gibi ülkemizde yetişen birçok ürünün devlet tarafından açıklanan fiyatları ve ülkemizde tarım sorunlarını tartışacak gerek akademik gerekse sivil toplum örgütleri ve aydınların yeterince olmaması dolayısıyla, bu konudaki tartışmalar sadece fiyat eksenli olarak sürdürülmektedir. Halkımız, açıklanan 5 liralık fındık fiyatının ya da 20 kuruşluk turunçgiller ile 35 kuruşluk buğday fiyatının niye bu düzeyde olduğunu tartışmaktadır. Oysaki burada fındığın fiyatının 3 ytl olması ya da 10 ytl olması esas önem arz eden konu değildir. Eğer siz modern tarım ülkelerinde olan üretime yönelik politikaların temelindeki girdi fiyatları olan mazot, gübre, ilaç gibi konularda özel koşullar uygulamazsanız sonuçta elde edilen fiyata yüksek bir matrah da verseniz çiftçiyi memnun edemezsiniz. Sürekli söylenen her ürün ülkemizde yetişir, kendimize yeteriz ithale ne gerek var gibi sözlere verilecek yanıtlar da bu nokta kesişmektedir. Örneğin dünyanın en kaliteli buğdayı olan ve Konya ovasında yetişen kırmızı buğday olayında en verimli araziden bile tohumluk, ilaç, gübre, mazot gibi temel girdi fiyatlarının aşırı yüksek olması verimin yüksek olduğu koşullarda bile çiftçiye maksimum %105 olarak geri dönmektedir. Bu demektir ki 4 kişilik bir ailenin devlet tarafından açıklanan açlık sınırının üstünde yaşayabilmesi için minimum 195 dekarlık araziye ihtiyacı vardır. Ülkemiz için buğday ülkesi deniliyor fakat Ukrayna'dan sırf bizim ülkemizdeki buğdaydan daha ucuz ve devletçe mücadele edilen sünne oranının daha düşük olması nedeniyle buğday ihraç ediyoruz. Dünya fındık üretiminin % 77 sine sahip ve fiyat konusunda tekel olmamıza rağmen açıklanan fiyatlar sonucunda İspanya'daki fındık üreticileri bizi uluslar arası mahkemelerde dava ediyorlar. Aynı sorunlar pamuk için de geçerli. Ülkemizdeki girdi fiyatlarının yüksek olması nedeniyle Çukurova da yetişebilmesine rağmen, daha ucuz olduğu gerekçesiyle Yunanistan'dan pamuk ithal ediyoruz. Çözüm girdi fiyatlarının düşürülmesi için kamu destekli projelerin ortaya sunulmasıdır. Bunlar öncelikle girdi gereksinimlerini kamu iktisadi teşebbüslerinde üretmek örneği gibi birçok alanda kendini göstermelidir.

- Bir diğer konu ise Avrupa Birliğinin de üzerinde önemle durduğu ekolojik tarım olgusudur. Peki, ekolojik tarım nedir? Ekoloji teriminden anlaşıldığı gibi doğal, organik çevreyle barışık tarımdan bahsedilmektedir. Ekolojik tarım konusunda ise birçok uzmanın ülke için görü ise hayli umutsuz. AB uzmanı Cengiz Aktar ise aslında durumun söylendiği kadar kötü olmadığı görüşünde. “ Çünkü Türkiye'de kayda değer bir ekolojik tarım potansiyeli var. İşsizlik ve göç kâbusuna karşılık ekolojik tarım ve kırsal kalkınma Türkiye'nin tek çıkış yolu . 24 ” Aktar , emek yoğun bir tarım biçimi olan ekolojik tarımın artı değerinin diğer tüm tarım biçimleriyle kıyaslanmayacak denli yüksek olduğuna değiniyor ve bu beslenme biçimine AB ülkelerinden gelen yoğun talebe dikkat çekiyor ve “ Varlıklı AB yurttaşı herkesin ürettiği sarı domatesi yemek, kokmayan çiçekleri vazosuna koymak istemiyor. Ekolojik tarım yaygınlaştıkça, çığ gibi büyüyen çevre sorunlarına da çare oluşturacak, yerli tüketicinin de vasıflı ürün tüketmesini sağlayacak 24 ” diyor. Bu nedenle Aktar 'a göre öncelikle ekolojik tarımın altyapısının oluşturulması ve müzakerelerde Türkiye'nin tarım stratejisini ekolojik tarım üzerine kurmasının gerektiğini söylüyor. Ekolojik tarım Türkiye tarımı için önemli bir avantaj olarak görülüyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Uygun Aksoy , biyolojik çeşitlilik, gıda güvenliği ve üreticinin izlenebilirliği gibi konularda önemli avantajlar sağladığını belirtiyor. Ancak Aksoy , AB üyesi ülkelerin ekolojik ürün pazarını bölüştüklerini hatırlatarak pamuk ve kuru ve kurutulmuş meyveler dışında rekabetin yüksek olduğunun unutulmaması gerektiğine dikkat çekiyor: “ Bu yüzden ekolojik ürünlerin işlenerek gerek iç gerekse dış pazarda sunulması yaratılan katma değerin ülke içinde kalmasını sağlıyor ve istihdam olanağı yaratıyor. Örneğin, Türkiye ekolojik pamuk üretiminde dünya lideri konumunda ama yarısına yakın kısmı işlenmeden satıldığı için yurt dışından ekolojik iplik satın alıyor. Oysa ekolojik pamuk, ev tekstili ve iç giyim olarak işlenip pazara sunulursa sağlanan katma değer daha yüksek ve sürdürülebilir olacaktır. 25 ” Aksoy 'a göre, ekolojik tarım, tarımda en az sorun yaratacak alan, ancak tek başına sorunların çözümü gibi görülmemeli. “ Öncelikle üretim ve pazar bilgisine dayalı uygun tür ve çeşitlerin seçilerek çok yıllı ekim nöbetlerinin uygulanması, üreticilerin ekolojik tarımı geliştirecek şekilde desteklenmesi ve ürün işleme teknolojilerinin üretime paralel bir şekilde geliştirilmesi durumunda ekolojik tarım, tarımdaki darboğazları aşacak bir fırsat olabilir. 25 ”

- Tarımsal anlamda en önemli konulardan birisi de Avrupa Birliği ile olan müzakereler çerçevesinde ortada olan sorunlar ve bu sorunlara dönük planlar. Bu konuda Çiftçi Sendikaları sözcüsü Abdullah Aysu da benzer bir soruna dikkat çekiyor: “ AB, uyum programında Türkiye'nin tarımla uğraşan nüfusunu çok görüyor ve kırsalda yaşayan yüzde 34'lük bir nüfusun yüzde 8'e çekilmesini istiyor. Bunun anlamı yüzde 27'leri bulan bir nüfusun yaşayamayacağı politikalar uygulanmasının istenmesidir. Amaç küçük çiftçilerin tutunamaması, yerlerinin büyük tarım şirketlerine terk edilmesinin sağlanmasıdır. ” görüşünü savunuyor. Ayrıca, Türkiye tarımının, uluslararası finans kuruluşlarının, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), IMF ve Dünya Bankası ile OTP'nin etkisi altında olduğunu belirten Aysu , OTP politikalarıyla birlikte, ürüne destekten üreticiye desteğe geçişin küçük üreticiyi topraktan kopararak yoğun göçe neden olacağını, milyonlarca küçük ve ortak ölçekli çiftçinin ortadan kalkacağını, gıda sektörünün büyük gıda ve tarım şirketleri tarafından kontrol edileceğini ve tohumlarda GDO ürünleri üreten şirketlerin söz sahibi olacağı gibi tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu belirtiyor. AB'ye giriş sürecinde Türkiye açısından olumlu sonuçlar verecek tarım politikalarının geliştirilmesi yönünde, uzmanlar öncelikle AB'den bağımsız politikalar izlenmesi, kendi değerlerimizin farkına vararak kooperatifleşme, ekolojik tarım, ürün çeşitliliğinin sağlanması ve eğitim sisteminin yeni stratejilere göre yeniden yapılanması gibi adımlar üzerinde duruyorlar. Çiftçi Sendikaları Sözcüsü Abdullah Aysu , Türkiye'nin AB'yi gözlemlemeyi ıskalamadan bağımsız politikalar geliştirmesinin gerekliliğini vurguluyor. Aysu , AB ülkelerinde tarımın şirketleşmesine karşın ortaya çıkan işsizlik sorununa dikkat çekiyor ve “ Çözüm, yeterli gıda maddelerini sağlamak için yerli insan, yerel halklar, kadınlar ve tüketiciler için en uygun yaklaşım örgütlü -üretimden pazarlamaya- aile işletmeciliğidir ” diyor. Aysu ayrıca yeterli beslenmede çeşitliliğin önemine dikkat çekerek gıdada çeşitliliği ancak yerli çiftçi, yerel tarım ve aile çiftçiliğinin sağlayabileceğini savunuyor. Dünya Bankası danışmanı Ataman Aksoy , bir anlaşma olduğunda, AB'nin birçok ürüne koyduğu yüksek gümrükler yüzünden Türkiye'nin ürünlerini daha pahalıya satabileceğini söylüyor. Yeni gıda standartlarının eski tür bol kimyasal maddeli üretimi önemli ölçüde ortadan kaldıracağını belirten Aksoy , kooperatifleşme ve büyük ticaret gruplarının küçük üreticilerden ürün satın almasının tarım kesiminin büyümesine ciddi katkı yapabileceğine işaret ediyor ve “ Burada önemli olan küçük üretici ile pazar arasında etken bir ilişkinin bulunmasıdır ” diyor. AB'ye giriş sürecinin Türkiye tarımını olumlu etkilemesi için neler yapılabileceği konusunda ise Aksoy'un önerileri daha çok ürün bazında analizler yapılıp, rekabet edebilecek ürünler belirlenmesi yönünde: “Bu tip analizleri aynı zamanda kırsal kesimde yaşayan ve yoksul kesime alternatif destek sistemlerini düşünmek lazım. Müzakereler sonunda biz ne kadar çok ürünle AB pazarına girebilir, onlara kendi piyasamızı ne kadar az açarsak o kadar kazançlı oluruz. Bu süreç sonunda bizim tarımsal üretim yapımız değişecek ve daha fazla ithalat/ihracat yapacağız.

- Bir diğer uzmanın görüşü ise müzakerelerde kararlılık gösterilmesi doğrultusunda. AB'ye üyelik sürecinde Türkiye'nin kendi gücünün farkına varması ve bu doğrultuda politikalar izlemesi gerektiğini savunan Nuri Özbağdatlı , doğayla uyum içinde devam ettirilen birçok tarımsal faaliyetin Anadolu'da uygulandığının, bu faaliyetlerin AB sürecinde yok olmaması, aksine desteklenmesi gerektiğinin, bunun Türkiye ve AB için çok önemli olduğunun altını çiziyor. Özbağdatlı 'ya göre, AB sürecinden kazançlı çıkmak için “ İnsan, toprak, doğa, para arasında şekillenen tarım için kendi insanımıza, toprağımıza, doğamıza ve kaynaklarımıza sahip çıkmalıyız ”. AB müzakere süreci'nin, her şeye rağmen Türkiye tarımı konusunda bugüne kadar çözüm gerektiren sorunların yeniden masaya yatırılıp tüm yönleriyle tartışılmasını sağladığı bir gerçek. Ancak AB müzakereleri olsun ya da olmasın Türk tarımının çözüm bekleyen sorunlarının AB ülkelerinin koşullarına göre değil, Türkiye'de yaşayıp bu kararlardan etkilenecek insanların koşullarına uygun stratejiler belirlenerek çözümlenmesi de bir başka gereklilik. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Victor Ananias da “ AB'ye giriş sürecinin Türkiye tarımını ve kırsal kalkınmayı olumlu yönde etkilemesi için önce cebimizde ne olduğunu ve ihtiyaçlarımızı bilmemiz ve kendi gücümüzün farkında olmanın kararlılığıyla masaya oturmamız gerek ” diyor. Ananias, Türkiye'nin öncelikle, kırsal kalkınma, halk/çevre sağlığı, tarıma dayalı endüstri, çevre koruma gibi temel konulardaki sorun, strateji ve hedeflerini AB'den bağımsız olarak belirlemesinin doğru olacağı görüşünde. “ Ancak bu strateji belirlendikten sonra artı, eksiler çıkarılıp, DTÖ, İMF ve AB'nin etkilerine bakmak daha doğru adımlar atmamızı sağlar ...” AB ülkelerindekinden ileride olan köylerimiz ve olanaklarımız olduğunu hatırlatan Ananias, dünya gerçeklerinden kopmadan çözümlerimizi üretecek kapasitemiz olduğunu vurguluyor: “ Müzakere masasına ‘Benim halkım ekolojik üretecek, ekolojik beslenecek, halk-çevre sağlığını koruyacağız, bunu yapmak için dışa bağımlı değiliz, kendi kaynaklarımızın değerini bilerek bunu yapabiliriz, kültürümüz, biyolojik çeşitliliğimiz ve tarımsal biyoçeşitliliğimiz buna olanak veriyor' kararlılığıyla oturduğumuzda çok olumlu sonuçlar alacağımıza inanıyorum. Sadece bu kararlı noktaya gelecek adımları atmamız yeterli.” diyor.

- Çözüme yönelik bir diğer yaptırım ise, 1930' lardaki uygulanmak istenen politikaya paralel olmalıdır. Yani devletin kalkınmaya yönelik olarak kurduğu ve zamanla özerkleşerek çiftçinin kontrolüne geçecek olan, çiftçiyi sosyo-ekonomik alanda ilerletecek Kamu İktisadi Teşebbüsleri ve Kuruluşlarının özelleştirilmeyip, sayısının artırılmasıdır. Eğer bu yapı ortaya konulursa;

1- Bu kuruluşlarda örneğin, çiftçi ürününü pamuk, zeytin, buğday olarak değil ‘pamuk-pamukyağı-pamuk ipliği', ‘zeytin-zeytinyağı-sabun' , ‘buğday-un-makarna-bisküvi'ye dönüştürerek satar. Ürünün her değişiminde ortaya çıkan katma değer ise çiftçinin cebinde kalır.

2- Çiftçi kendi çıkarını düşüneceğinden son zamanlarda özellikle sıkıntısının çektiğimiz suyu, toprağı ve çevreyi koruma içgüdüsü yükselir. Toprak için gereğinden fazla ya da az ilaç, gübre, su kullanımın önler.

3- Topraklarının tümünün analizini yaparak, meteorolojik sonuçları değerlendirerek, dünya piyasalarını günü gününe izleyerek, tarımsal planlamayı yapar, üreticinin topraktan en yüksek ve sağlıklı ürünün doğayı koruyarak elde eder.

4- Köylülerin ekonomik ve toplumsal politikalarını tayin eden bir örgüte sahip olmaları, başta emekçiler olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin de çıkarına olacaktır.

5- Yukarıda bahsedilen devlet kontrollü kalkınma kuruluşlarının varlığı sağlanabilire, çiftçinin traktörü, gübresi, tohumluğu, hayvansal damızlığı ve yemi başta ülke menfaatine sonra da çiftçi çıkarına olacak biçimde üretilecektir. Böylece tarımsal girdilerde dışa bağımlı olunmaz. Devlet üretim çiftliklerinde araştırma ve geliştirme çalışmaları sürdürülür, doğayla dost tarımın benimsetilmesi için uygulamalı öğreticilik ve öncülük yapılır.

— Tarımda kamusal anlamda yeniden örgütlenme işlevi gerçekleştirilmelidir.

1- tarım ve Köy işleri Bakanlığı elemanlarını köylü ile buluşturmaya öncelik vermeli, Hayvancılığı geliştirme, Veteriner İşleri, Su ürünleri, Gıda ve Zirai Mücadele Genel Müdürlükleri kurulmalıdır.

2- tarım ve her kesim için olmazsa olmaz öneme sahip su e toprağın korunması ve kullanımına yönelik olarak Toprak ve Su Genel Müdürlüğü kurulmalıdır.

3- tarımda gelişmiş ülkeler düzeyinde destekleme sürdürülmelidir. Desteklemeler yapılırken siyasal tercihlere değil, ülke tarımının ihtiyaç ve gelişmesi yönünde davranılmalıdır.

4- gelişmiş ülkelerin kendi ülkelerinde terk ettikleri/edecekleri teknolojileri uygulama alanı olarak ülkemizi görmelerine engel olunmalıdır.

NOT: Türk tarımında burada bahsedilen konuların dışında da birçok sorunun olduğu muhakkaktır. Çok geniş çaplı olmayan araştırmalar neticesinde kendimizce sorunlara yaklaştık ve çözüm önerileri sunduk. Ülkemizde maalesef tarıma yönelik sıkıntıları dile getirecek, bilimsel yollarla çözüm üretecek mekanizmalar olan yayın, araştırma ve bunları gerçekleştirecek bilim adamı sayısı son derece azdır. Makaleyi değerlendirirken bu durumu da göz önünde bulundurmanızı rica ederim.

 

DİPNOTLAR

*Jeodezi ve Fotogrametri Mühendsiliği Lisans Öğrencisi

 

KAYNAKÇA

1 Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.18

2 Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.22

3 Türkiye İktisatçıklar Broşürü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.35

4 Anadolu'da halk ayaklanmaları, Türkiye İktisatçıklar Broşürü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.38

5 Anadolu'da halk ayaklanmaları, Türkiye İktisatçıklar Broşürü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.40

6 İnönü,ismet,Cumhuriyetin ilk yılları, , Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.44

7 Budak,Esin, 1991,Toplumsal üretim ve sosyal sınıflar,Diyalektik kitap dizisi, sf.48

8 Boratov korkut, Türkiyede devletçilik, savaş yayınları sf.71

9 Akalın güneri, tarımımızın sosyo-ekonomik yapısı, vergileme ve gelişme, Ankara üniverisitesi, SBF yayınları no:384

10 Türkiye iktisat kongresi,1923 İZMİR, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.46

11 Türkiye iktisat kongresi,1923 İZMİR, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.47

12 Tütengil cavit orhan, 1975, kırsal türkiyenin yapısı ve sorunları,gerçek yayınevi, sf.73-74, Boratov korkut, Türkiyede devletçilik, savaş yayınları sf.84

13 Boratov korkut, Türkiyede devletçilik, savaş yayınları sf.85 İnönü,ismet,Cumhuriyetin ilk yılları, , Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.71

14 Kurmuş orhan,1982, emparyalizmn türkiyeye girişi savaş yayınları,sf. 63 Kazgan gülten, küreselleşme ve yeni ekonomik dozen, altın kitaplar, sf.103

15 Tütengil cavit orhan, 1975, kırsal türkiyenin yapısı ve sorunları,gerçek yayınevi, sf.96 çağlar yücel, köy köylülük ve türkiyede köy kalkınması sorunu-tzd yayınları

16 1940'ta çıkan 3803 sayılı köy enstitüleri yasasındaki ilgili maddenin özü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.79, eyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,21-22

17 Türkoğlu pakize, 75 yılda köylerden şehirlere köy enstitülerinde köyden alma- köye gönderme politikaları, sf.220 Êyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,22

18 Eyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,24

19 Eyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,24

20 Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.83

21 Toprak reformu,1960, ziraat yüksek müendisleri odası, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.97-98,barkan ömer lütfi,türkiyede toprak meselesi, gözlem yayınevi

22 Toprak reformu,1960, ziraat yüksek müendisleri odası, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,98,barkan ömer lütfi,türkiyede toprak meselesi, gözlem yayınevi

23 AB sürecinde türk tarımı, Abdullah aysu, mine eroğlu http://www.bugday.org/article.php?ID=816

24 AB sürecinde türk tarımı, , mine eroğlu http://www.bugday.org/article.php?ID=816

25 AB sürecinde türk tarımı, , mine eroğlu http://www.bugday.org/article.php?ID=816

 

 

 

    © Sercan ANGI