MAKALELER >

MİLLİYETÇİLİK YAKLAŞIMLARI - DERYA KUŞ

ANA SAYFA
HAKKIMIZDA
MAKALELER
ATATÜRK
DUYURULAR
ETKİNLİKLER
BAĞLANTILAR
İLETİŞİM
 
 

MİLLİYETÇİLİK YAKLAŞIMLARI

 

Derya Kuş*

 

Milliyetçiliği, dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturma bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket olarak tanımlayabilir ya da Ahmet Taner Kışlalı'nın bakışıyla; aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinimlerini karşılayan bir ideoloji olarak da açıklayabiliriz ki bu tanım bizi iki ayrı yaklaşıma götürür: Bunlardan ilki milliyetçiliğin toplum içindeki çıkar mücadelelerinde kullanıldığında  tutucu  olduğudur. Diğeri ise toplumun dış dünyaya karşı ortak yararları uğrunda ya da o toplum tarafından başka toplumların çeşitli sömürü yollarına engel olarak kullanıldığında ilerici olduğudur . Özellikle bu ikinci yaklaşım, milliyetçiliği, modern toplum yapısında, bütünleştirici bir bağ olarak dinin yerini alan bir değer olmaktan yani onu toplumsal işlevinden öteye götürerek toplumun dış kuvvetlere karşılık kenetlenmiş bir yapıya bürünmesini ve bu yapının dış kaynaklı herhangi bir sömürü adımına tavır koyar özelliğe sahip olmasını sağlamıştır. Ayrıca bu yaklaşımın, insanları egemenlik altına almak değil onları egemenlikten kurtarma fikrini barındırmasından dolayı Kemalist yaklaşımı yansıttığını söyleyebiliriz

Tarih sosyolojisi ile ilgili bir isim olan Leah Greenfeld, 1992'de yayımlanan ve milliyetçilik  konulu  kitabında öncelikle  "millet" kavramının İngiltere'de anlam değiştirme süreçlerini inceler; 16. yüzyıldan önce "millet" teriminin bir "seçkinler bütünü" ya da "elit" anlamını taşıdığını vurgular. Ancak 16. yüzyıl İngiltere'sinde ortaya çıkan birtakım sosyal ve politik süreçler sonucunda bu terim "halk" kavramıyla özdeşleşmeye başlar, halk bu noktada millet olarak tanımlanmaya başlar, böylelikle halk burada  ilk defa egemenliğin kaynağı, siyasal anlamda dayanışmanın temeli ve toplumsal sadakatin en temel kaynağı, esas mercii olarak tanımlanmaya başlar. O noktaya kadar İngiliz toplumunda Katolik olmak, Protestan olmak,
Galli olmak, İrlandalı olmak, İskoç olmak, İngiliz olmak, mason olmak, kadifeciler loncasının parçası olmak, kralın seyislerinin birliğinin başı olmak gibi ayrı ayrı kategoriler varken, bu kategoriler kendi içinde mum
gibi erimeye başlar. Bu insan grupları millet bütünü içinde yeni bir düzlemde şekillenmeye başlar. Özetlenen bu  süreç aslında çok ciddi bir siyasal-ideolojik değişimdir ve millet denen toplumsal kategori coğrafi alan, tarih, dil ve gelenekler gibi insanları birleştiren bütün ortak noktaların da üstünde yer almaya başlar. Bu alan ortaya çıktığında bir anlam dünyası yaratmaya başlar ve bu noktada milliyetçilik dediğimiz siyasal ideolojinin gelişmesi için bir müsait ortam ortaya çıkar. Eski kategoriler bir referans noktası olarak kalabilir, ama ikincil hale düşmeye başlar.

Yaşanan bu sosyo-politik süreçler, siyasal ideolojik değişim tabanlıdır. Çeşitli türler çerçevesinde değerlendirilen milliyetçilik kavramını değişik açılardan açıklamak için çıkış noktası olarak İngiltere'yi seçebiliriz. Bilindiği gibi İngiliz Parlamentosu Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası olmak üzere 2 kesimlidir: 16. yüzyıla kadar, tartışılmaz bir aristokrat egemenliği vardır ve en ciddi kararlar Lordlar Kamarasında alınır. Fakat 17. yüzyılın başında, iç savaşla birlikte   İngiliz politik yapısı değişir ve ilk olarak,  Avam Kamarası  güçlenmeye başlar. Böylece, ulusal egemenliğin esas mecrası olan millet kavramı bir anlamda kendini sosyolojik olarak da ifade etmeye de başlar. Vergi veren insanlar siyasal olarak temsil edilirler, yasa yapım sürecine katılırlar. Siyasal iktidarı sınırlı olsa da kontrol, içgörü imkânları ortaya çıktı. Bütün bunlar karşımıza  bireyselci/özgürlükçü  denilen  birinci tip milliyetçiliği çıkarır.

İngiltere'de bu gelişme yaşanınca tıpkı kapitalizmin yaygınlaşması gibi milliyetçilik de dünyanın başka noktalarına ihraç edilir bir meta olmaya başladı. Buna Fransa'yı örnek verebiliriz ki İngilizlere çok öykünmüşler ve millet olma kavramını çok üstün tutmuşlardır. Verilebilecek bir örnek de Jön Türklerdir. Jön Türk hareketi de o dönemin muhalif bakışlarından farklı olarak devleti kurtarmanın ötesinde yönetimsel, hukuksal  ve toplumsal düzenin çağdaşlaştırılmasını hedef almıştır ve bahsi geçen çağdaşlaşma hareketinin batılılaşma, batıda hakim olan akımların yurt içine de taşınması söz konusu olmuştur. Fransa ve İngiltere'ye bakan üçüncü dünyalılar, Türkler, Hintliler, Çinliler "biz de bir milletiz" anlayışına ulaşmaya çalıştılar ancak  İngiltere'de yaşanmış olan sosyo-politik süreçler buralarda yaşanmadığı için, örneğin parlamento olmadığı için ve siyasi temsil olmadığı için aynı tür bireyselci/özgürlükçü  dediğimiz birinci tip milliyetçilik ortaya çıkmadı. Aynı zamanda, insanlardan kapitalist mantığa göre vergi toplanmadığı ve toplanan vergilerin bir bütçede yan yana gelmesi mümkün olmadığı için İngiltere'deki gerçekleşen fiili egemenlik  süreci, üçüncü dünya ülkelerinde ancak  teorik olarak var olduğu savunulan bir milliyet anlayışına dönüştü. Fransa'ya, İngiltere'ye bakan üçüncü dünyalılar, Türkler, Hintliler, Çinliler içinde bir takım gruplar ortaya çıktı ve kendilerini teorik olarak var olduğu düşünülen ama bu var oluşunu hiçbir sosyo-politik süreçte ifade etme imkânı olmayan bir milletin "temsilcisi" olduklarını iddia ettiler. Türkiye tarihinden bir örnek verecek olursak akla 1960'ta Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının  Türk milleti adına  iktidara el koymaları gelir. Bu Türk milletini temsil ettiğini düşünen bir grubun tipik bir  teorik temsil  iddiasıdır. Aynı şekilde 1913 senesinde Ocak ayında Babıali baskınını gerçekleştiren İttihatçılar kabine odasına girdiklerinde Nazım Paşa çıkıp ne yapıyorsunuz siz  dediği zaman  millet adına duruma el koyduk  cevabıyla karşılaşmıştır. Bir millet adına milliyetçilik yapmaya başladığınız zaman ve teorik olarak var olan o milletin temsilcisi olduğunuzu savunduğunuz zaman, bunun sosyolojik ve politik süreçleri arkada yoksa, ikinci tip milliyetçilik ortaya çıkar. İşte bu ikinci sürüm da  kolektivist/otoriter bir milliyetçiliktir. Bu milliyetçiliklerin yaratmış olduğu tabloda, tepede bir millet vardır ve bir de faniler, normal yaşayan insanlar vardır. Peki, "normal" olarak adlandırdığımız  insanların, bu milletin parçası olmaları için, hangi ön şartı yerine getirmeleri gerekir? Doğru bir milliyetçilik tanımı yapmak için öncelikle  uluslaşma evresinin aynı ruhu taşımaktan mı yoksa aynı kanı taşımaktan mı geçtiği  sorusuna cevap vermek gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada belirttiğimiz milliyetçilik türleri tabanında her ülkenin vatandaşlık ve milliyetçilik tanımının farklı olacağını bilmeliyiz. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde  belirli  bir süre  Yeşil kart  kullandıktan sonra vatandaşlık hakkınız olabilir ve Amerikan Anayasası'na bağlılık yemini ederek kabul edilirsiniz ki İngiltere'de de benzer bir durum söz konusudur. Fransa'da ise milliyetçilik kolektivist ve totaliterdir, ama bir Fransız'ın ulusal topluluğa bağlılık kıstası yine vatandaşlıktan geçer, dolayısıyla 2. tip milliyetçilikten bahsedilir yani farklı etnik, dinsel  ya da kültürel aidiyetlerin üzerinde, bir üst kimlik olarak ulusu kuran bir başka deyişle yukarıdan aşağıya işleyen bir süreci belirtir. Bunlardan farklı olarak Almanya ve Türkiye'yi örnek verebileceğimiz 3.tip kavramı vardır ki bu kavram için ulusal topluluğa bağlılığın etnik temelde tanımlandığını söyleyebiliriz. Alman modeli olarak belirginleşen ve ulusal kan, kültür ile ırk bağına ve bu ulusun tarih içinde devamlılığına işaret eder. Yani bu noktada anayasaya bağlılık yeminleri pek işlevsel değildir. Aslında yapılan bu milliyetçilik türleri, Max Weber'in kullandığı anlamda ideal-tiplerdir ve mutlak durumlara tekabül etmezler. Her durumda milliyetçilik, sınıflar arası güç ilişkileri ya da devlet ve toplum ilişkileri içinde kültürel ve tarihsel bağlar, bireyler arasında yerleşen ortak kodlar, mitler ve duygularla beslenerek evirilen bir ideolojidir. Yani hiçbir ülkede, milliyetçiliğin mutlak olarak  bir türünün ya da salt diğerini geçerli olması söz konusu değildir.

Türkiye'de ise ulusu kuran ve topluma sunulan milliyetçilik ideolojisi, Cumhuriyet söyleminde ilk bakışta, toplumda var olan kültürel, etnik, dinsel aidiyetlerden bağımsız bir üst kimliğe gönderme yapsa da, süreklilik sağlayamamış ve ulusu oluşturan unsurlardan biri zaman içinde farklı vurgularla araçsallaştırılmıştır. Buna ek olarak, zaman içinde ulusal ve uluslararası ölçekte yaşanan sorunlar karşısında, çeşitli devlet kademelerinde alınan tepkisel ve sadece o güne uygun geçici önlemler, sürekli yeniden gözden geçirilen tarih okumaları, din konusunda farklı zamanlarda alınan farklı tavırlar Türk milliyetçiliğinin sorunlu bir alan olma özelliğini pekiştirmiştir. Dolayısıyla ulusa ait olma duygusunu sağlaması beklenen milliyetçilik, toplumu oluşturan bireyler arasında benzer bir algılama oluşturamamış ve gerilimli bir alan oluşturmuştur. Sorun şu ki; farklı zamanlarda hem tüm toplumu saran, parçalanmaya karşı savunmacı radikal milliyetçi akımlar, hem de etnik, cemaatçi akımlar aynı anda, aynı gruplarda, hatta aynı kişilerde var olmuştur. Türk milliyetçiliği doğallaşarak, kendiliğinden  paylaşılan bir ideoloji olmak yerine, çatışma alanı olmuş; parçalanma ve kutuplaşmaları önleyememiştir. Türk milliyetçiliğinin kökenine gidildiğinde karşımıza ilk çıkan 1904 senesinde Yusuf Akçura'nın yazmış olduğu  Türkçülük  odaklı  “Üç tarz-ı siyaset”  makalesi olsa da milliyetçilik akımını bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştur. Ziya Gökalp'a göre bir kişi Türkçe konuşuyorsa ve Türk terbiyesinde yetişmişse, Türk sayılmaması için hiçbir neden yoktur. Bu bakış açısı Gökalp'ın milliyetçilik anlayışının bir anlamda hem etnik milliyetçiliği hem de ırkçılığı dışlayan bir anlayış olduğunu gösterir. Ziya Gökalp büyük ölçüde Durkheim sosyolojisinden etkilenmiştir, buna bağlı olarak da bir milletin parçası olma sürecinin coğrafi, ırki, siyasi ve iradi değişkenlerin sonucunda ortaya çıkmadığını anlatarak esas  dayanak noktası olan terbiyeyi ele alır, bunun bir kültürel kategori olduğunu söyler. Gökalp'in  terbiye  dediği şey aslında sosyolojideki sosyalleşmedir. Ulusal bağımsızlığın elde edilmesinin yanında çağdaş anlamda bir ulus yaratma ereğini de taşıyan Mustafa Kemal de tabii ki Ziya Gökalp'ın fikirlerinden, birikimlerinden yararlanmıştır. Aynı zamanda bu fikirlere gelişmiş, birikimler genişlemiştir ve kendi damgasını taşıyan bir milliyetçilik anlayışına ulaşılmıştır. Mustafa Kemal'in milliyetçilik anlayışı sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen, ırkçı olmayan, çoğulcu bir milliyetçiliktir. Atatürk'e göre ulus, ne din  ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan  temel öğe ortak tarih, o ortak tarihin ürünü olarak ortak dil ve sonuç olarak da ortak kültürdür. Atatürk ilk TBMM'de yaptığı konuşmada, Türk, Laz,Kürt, Çerkez'in birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış, Kurtuluş Savaşı sırasında hep Türkiye Milleti deyimini kullanmıştır. Çeşitli etnik kökenlerden çağdaş bir ulus yaratma çabasını gösterdiğinde  ne mutlu Türk olana dememiş, ne mutlu Türküm diyene demiştir. Buna dayanarak söyleyebiliriz ki Kemalizm'in içindeki milliyetçilik de ulusal bağımsızlığın sağlanmasının yanında çağdaşlaşma yolundaki gereksinimlerin karşılanmasına yönelik bir ideoloji oluşturur. Bunları içe ve dışa dönük hedefler olarak adlandırabiliriz; asla siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen mutlaka ekonomik bağımsızlığın da sağlandığı bir tam bağımsızlık mertebesi, dışa dönük hedefi vurgularken; çağdaş bir ulus yaratma  ereği de içe dönük hedefi gösterir. Yazının başında bahsettiğim gibi Kemalist milliyetçilik anlayışını ilerici milliyetçilik safına alabilir ve bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliği savunduğunu söyleyebiliriz. Kemalist milliyetçilik ayrılık yaratmanın aksine birleştirici, bütünleştirici özelliğİ olan; çağdaş, evrensel ve kalıcı nitelikte bir milliyetçiliktir.

 

* Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Lisans Öğrencisi

 

KAYNAKLAR:

http://www.obarsiv.com

Kışlalı, Ahmet Taner, Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği (İmge Kitabevi Yayınları, 1993)

 

 

    © Sercan ANGI